EMPERYALİZM VE KÜRESELLEŞME ÇAĞI
Meksika
Leninist emperyalizm teorisi, onu çürütmeye çalışan aşırı sağ
teoriler, sosyal demokrasi ve çeşitli küçük burjuva düşün okulları
için hala korku kaynağı olmaya devam ediyor. Bu akımlar emperyalizm
teorisini, modası geçmiş bir teori, tam bir şematizm, tek yönlü ve
diğer delaletlikler içinde göstermeyi kendilerine görev edinmişler.
Tüm bunlar, Marksist-Leninist temellerin savunulmasını reddettikleri
ve emperyalist sisteme sadık kalma arzuları devam ettiği sürece
anlayamayacakları ve yoğunlaşamayacakları yeni olguların
sarhoşluğuna kapılma çerçevesinde gerçekleşmektedir.
Leninist emperyalizm teorisinin eskidiği düşüncesi işte böyle ortaya
atılıyor. Bazıları da tarihin son aşaması olarak emperyalizm fikrine
karşı çıkarak, "sanayi kapitalizminin" (kimileri de sanayi
sermayesinden söz ediyor) yerini "küreselleşen" sermayenin aldığını,
bunun da sanayi kapitalizmi yanında enformasyon sistemleri,
telekomünikasyon, finans vb. alanları içine alan yeni kapitalizmi
kucakladığını ileri sürüyorlar. Bunu yaparken de çelişkili teoriler
uydurup, her zaman en karışık kategorileri seçiyor ve tamamen
subjektif analiz taslaklarını öne sürüyorlar.
Burada, Leninist emperyalizm teorisine kara çalanların yaptığı pek
çok hatadan birini görebiliyoruz. Aşırı heveslerinin sonucu, yeni
olguların, üretici güçlerdeki yeni bir gelişmeyi, bir yandan daha
önce çok seyrek olan yeni alanlarda, öte yandan da finans, ticaret,
hizmetler gibi üretken olmayan alanlarda yaşanan sanayinin muazzam
bir biçimde genişlemesini ifade ettiğini görmüyorlar.
Emperyalizm çağında "sanayi kapitalizminin" ya da sanayi
sermayesinin üstünlüğü nosyonunu Leninizme atfetmek, sosyal demokrat
yazarların sunuş metodlarından başka bir şey değildir. Çünkü bu
düşünce daha önceleri daha gerici yazarların elindeki bayrak
durumundaydı.
"Emperyalizmin karakteristiği, sanayi sermayesinin değil, finans
kapitalin hakim olmasıdır" (Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En
Yüksek Aşaması, Yabancı Diller Yayınevi, Moskova, 1947, s. 116); bu
birincisi. İkincisi, bilim ve teknolojiye ilişkin olguları
ampirisizm temelinde ele almak; bu olguların, onları daima kendi
çerçevesi içinde taşıyan ve yönlendiren tarihsel çağın üstünde
olduklarını iddia etmek; süreci kimin kontrol ettiğini unutarak 'insanlığın
kurtuluşunu' soyut biliminden bekleyen voluntarizmin en gerici
fikirlerinden kaynaklanır. Üçüncüsü ise, kapitalist sistem içindeki
sosyal yaşamın her alanındaki ultra-modern olgular, dünyaya
hükmedenin finans kapitalden başka bir şey olmadığını gösterir. Daha
kesin bir ifadeyle:
"… Emperyalizm tekellerin ve mali sermayenin egemenliğinin ortaya
çıktığı; sermaye ihracının birinci planda önem kazandığı; dünyanın
uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başlamış olduğu ve
dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında
bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir gelişme aşamasına ulaşmış
kapitalizmdir." (Lenin, age.)
Bu tezin gerçekler tarafından doğrulandığını görüyoruz. Dördüncüsü
ise, emperyalizmin alt edilmesi, ancak proletarya devrimi yoluyla
devrimci kitlelerin işidir.
Bugün "yeni çağ"ı ve "yeni paradigmalar"ı "kavramlaştırmak" için
kullanılanan pek çok argüman, aslında yüzyılın başındaki meşhur
sosyal hain Kautsky'nin eski düşüncelerinin yeni versiyonlarından
başka bir şey değildir. Kautsky'nin düşünceleri şöyle özetlenebilir:
Gelişme tekelciliğe doğru gitmekte ve bu da bir tek dünya tekeline
yol açmaktadır. Bu, esas olarak, tamamıyla başka bir yöne doğru
evrilen kapitalist sistemin doğal kurallarının anlaşılmadığını
gösteren tamamen sübjektif bir düşüncedir. Fakat bu, bugünkü
yazarların en gözde nosyonlarından biri değil midir ve onlara çok
"korku" salan da bu değil midir?
1. Üretimin yoğunlaşması ve tekeller
Emperyalist hegemonyanın desteklediği çok somut tarihsel koşullar
içinde, İkinci Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşen sermayenin yüksek
derecede merkezileşmesi ve yoğunlaşması, günümüz olgularının
anlaşılması için başlangıç noktası olmalıdır. Modern kapitalizmde,
sanayideki muazzam gelişme ve üretimin büyük işletmelerde
yoğunlaşması; Enver Hoca'nın "Emperyalizm ve Devrim" yapıtında
işaret ettiği gibi, devletlerarası düzeye ulaşan sistemin en
karakteristik özelliklerinden birini oluşturmaktadır. Bu olgunun
modern görünüşleri bununla bütünlük içindedir; tekeller ve mali
oligarşi tüm alanlarda mutlak hakim durumundadır; tekeller tüm
geleneksel sanayi kollarına, gelişmekte olan tüm yeni sanayi
dallarına, tüm iletişim araçlarına, teknolojik gelişime, kitle imha
silahlarına hükmetmektedir; genel olarak tüm doğal kaynakları,
dünyanın bütün finansal pazarlarını ve finansal kaynaklarını
denetimleri altında tutmaktadırlar.
Gün geçtikçe, güçlü bir bilimsel-teknik devrimle ve baş döndürücü
gelişmelerle güçlenen bu tekeller, kendilerini egemenlik ve şiddet
ilişkilerine dayandırmaktadır. Bu tekeller, kendi aralarında olduğu
kadar, aşırı-gerici ve işçi sınıfının ve halkın baş düşmanı olarak
bilinen mali oligarşi ile de güçlü bağlara sahiptirler.
"Bugün tekeller, çeşitli finans patronları arasında kesin bir
işbölümünün kurulmasına doğru ilerlemektedirler." (Lenin, age., s.
52)
Maksimum kâr eğilimiyle karakterize olan son onyıllarda bilim ve
teknikteki gelişmelerin tekellerin gelişimiyle karşılıklı bir ilişki
halinde olması akla yatkındır.
"Hiç kuşkusuz, milyarlara hükmeden bankalar (ve genel olarak
tekeller), eskileriyle hiçbir şekilde kıyaslanamayacak araçlar
kullanarak teknik ilerlemeyi hızlandırma yeteneğine de sahiptirler."
(Lenin, age., s. 42)
Elbette ki tekeller, niteliksel olarak ayırt edici biçimler
kazanarak, konumlarını güçlendirerek, sayısız sermaye yatırımları
yaparak ve bütün halkların terini ve kanını emerek ilerlemişlerdir.
Bugün, Kuzey Amerika'daki uluslarüstü IBM örneğinde olduğu gibi, en
büyük tekeller, binlerle hesaplanabilecek çoklukta işgücüne
sahiptirler.
Bu durum uluslarüstü ve çokuluslu tekeller için de geçerlidir.
İşte burada, sermayenin devletler arası düzeyde yoğunlaşmasının bir
ürünü olarak 1970'lerden bu yana kendini gösteren yeni bir olguyla
karşılaşıyoruz. Bu, bir dizi uluslararası anlaşmalar ve örgütler
aracılığıyla, kapitalizmin ekonomik yayılmasının gereği haline gelen
bir olgu olarak gelişti. Ancak söz konusu olan, "demokratik" bir
bakış açısıyla her bir tekele sınırsız destek sunma değil, belli
tekellerin güçlendirilmesi ve belli ittifakların korunmasıydı. Bu,
Marshall Planı'nın, Avrupa Ortak Pazarı, IMF, Dünya Bankası, NATO,
Avrupa Birliği, TLC, ve çeşitli süper güçler arasındaki
devletlerarası anlaşmaların (G7) vb. tarihidir.
Sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşmasının bir sonucu olarak
tekelerin yeni şekillenişiyle bağlantılı olan bu olgu, 1970'lerin
sonunda Enver Hoca tarafından, Marksist-Leninist analize göre ortaya
konmuştur.
"Lenin, kendi döneminde, uluslararası tekel biçimlerini incelerken
kartellerden ve şirket birliklerinden (daha alt biçimler, E. Hoca)
söz ediyordu. Üretimin ve sermayenin yoğunlaşmasının devasa
boyutlara ulaştığı bugünkü koşullarda, tekelci burjuvazi, işçileri
sömürmenin yeni biçimlerini de bulmuştur. Bunlar çokuluslu
şirketlerdir."
"Dış görünümleriyle bu şirketler, birçok ülkenin kapitalistlerinin
ortak mülkiyetiymiş gibi bir izlenim uyandırmak istiyorlar. Gerçekte
ise, ellerindeki sermaye ve uyguladıkları denetim göz önünde
tutulduğunda çokuluslu şirketler, esas olarak tek bir ülkeye
aittirler; ancak birçok ülkede faaliyet gösteriyorlar. Onlar, vahşi
rekabet karşısında ayakta kalmayı başaramayan küçük ve orta
büyüklükte yerel firma ve şirketleri yutarak gittikçe büyüyorlar.
"Bu çokuluslu şirketler, azami kâr sağlama olanağı en çok güvence
altına alınmış olan ülkelerde şubelerini açıyor ve işletmelerini bu
ülkelere yayıyorlar. Örneğin, çokuluslu bir Amerkan tekeli olan
Ford, değişik ülkelerde çeşitli uluslardan 100 bin işçinin
çalıştığı, 20 büyük fabrika kurmuştur." (E. Hoca, "Emperyalizm ve
Devrim")
Uluslarüstü tekellerin varlığı, bu işletmelerin kendi devletlerinden
bağımsız hale geldiğini iddia ederek, emperyalizmin sonunda ulusal
bayrakların önemi üzerinde spekülasyon yapılacak bir argüman olarak
hizmet görmektedir. En güçlü tekellerin birbirine karşı daha iyi
rekabet edebilmek için gruplaştığı emperyalist blokları kanıt olarak
alırsak, bunun esaslı bir yalan olduğunu görürüz.
Devletlerarası, bölgesel ve dünya çapında gelişme ile ilgili olarak
ileri sürülen o kadar fantazi var ki, bunların önemli bir kısmı
'ulus-devletlerin rolünün artık sona erdiği' üzerinedir. Oysa büyük
emperyalist devletler, zayıf devletlerin aleyhine ve onları
egemenlik altına alarak, kendi tekelci devlet kapitalizmini
güçlendiriyorlar ve üstelik sözü edilen saçma görüşleri en fazla
ileri sürenler de yine bunlar oluyor. Bugün ulus-devletler,
tekellerin dünya hakimiyeti için hiçbir zaman olmadıkları kadar
güçlü birer araçtırlar. Ulus-devlet konusunu, tarihsel kategoriyle
ilintili olarak başka bir yerde ele alacağız.
Amaçları, biçimleri ve doğaları gereği "çokuluslu tekeller,
emperyalizmin dişlileri ve genişlemenin esas araçlarından biri
durumundadır. Yeni sömürgeciliğin dayanakları olan bu tekeller,
faaliyette bulundukları ülkelerin bağımsızlığını ve ulusal
egemenliğini ihlal ederler. Bu şirketler, kendi egemenliklerinin
yolunu açmak için, komplolar örgütlemekten, ekonominin altını
oymaktan, yüksek mevkideki memurların, politik ve sendika
liderlerinin satın alınmasına kadar hiçbir suç işlemekten
kaçınmazlar." (Enver Hoca, age.)
Bugüne kadar, uluslarüstü tekeller; hammadde kaynaklarından,
pazarlardan, iletişim araçlarından, ucuz iş gücünden vb.
yararlanabilmek için, bazı ülkelerin ekonomik çöküşünü hızlandırıp,
rakipleri teşvik etmekten kaçınmamış; bütün savaşların, bütün
devletlerarası sürtüşmelerin arkasında yer almıştır.
Sermaye ihracı, günümüz kapitalizminin özel bir karakteristiği
olmaya devam ediyor.
2. Teknolojik Dürtü
Kapitalizmin emperyalizm aşamasında evrensel olan maksimum kar
yasası, bilimsel ve teknolojik gelişme için güçlü bir dürtü olarak
işlev görmüştür.
Teknolojik buluşlardaki ve emperyalizmde ulaşılan uluslararası
işbölümündeki gelişmeler, olgular olarak, üretim araçlarının özel
mülkiyetinden doğan üretim anarşisi ya da krizlerle tahrip
edilmemiştir. Bugün üretimi daha yoğun ve daha kitlesel bir şekilde
planlamak mümkündür. Tekelciler, pazarın kapasitesini tahmin
edebilirler, fakat rekabet hırsı buna uymaya engeldir. Karşıtlarına
pazar kaybettirir, her bir işletmenin iç planlaması yoluyla
başarılarını artırırlar.
Kitlelerin sorunlarına gerçek dışı çözümler sunan teknolojik ve
bilimsel gelişme kaynaklı pek çok yeni teori var. Ancak bu teoriler,
yeni teknolojiye dayanarak kitlelerin bilincini silmeye ve siyasi
mücadele aracılığıyla onları sistem içinde 'daha demokratik' bir
teknolojik gelişim içine eklemlemeye çalışıyorlar.
Yeni teknolojik dürtüler, robotizasyon, otomasyon, enformasyon, yeni
enerji kaynakları, yeni hammaddeler, yeni üretim süreçleri,
sermayenin organik bileşiminin yeniden yapılandırılması, daha
gelişmiş üretim teknikleri, yoğun sömürü için emek gücünün yeniden
örgütlenmesi aşamalarıyla bağlantılıdır. Tüm bunlar kapitalist
sömürücünün hizmetindedir.
Üretim güçlerindeki bu devrim, yalnızca bilimsel bir gelişmeyi
değil, aynı zamanda; özelde bilim ve teknik işçileri olmak üzere,
kitlelerin proleterleşmesini, sermayenin organik bileşimini artırmak
amacıyla yeni üretim kollarının ortaya çıkışı, teknolojideki
değişimin, robotların, elektroniğin, otomasyonun devreye girmesinin
bir sonucu olarak, fazla işçilerin feda edilmesi ya da işten
çıkarılmasını da beraberinde getiriyor. Böylece, bir sürecin
gelişimini iki tezat çıkarsamayla birlikte görebiliyoruz.
Bir yandan, Fordizmin doruğuna dek yeri doldurulamaz bir özelliğe
sahip olan işçi sınıfı, emek aşamalarında ve alanlarındaki üretim
kapasitesinden yoksun bırakılmıştır. Sadece sabit sermayenin rolü
vurgulanmıştır (ve bunun doğal bir sonucu olarak, işçi sınıfı
karşısında, onun işbirliğine gerek kalmaksızın "kendisini yeniden
üretme" kapasitesine sahip olan bu yanın önemi ve hakimiyetine vurgu
yapan ideolojik eğilimin ortaya çıktığını gördük). Yani, hem kafa
hem de kol emeği olarak işçi sınıfının bazı üretken kapasiteleri
(artı-değer üreten gerekli kapasitesi dışında), sabit sermayeye
eklemlenmek üzere onlardan çalınmıştır.
Bu da, sermayenin organik bileşiminin basit bir takviyesi olarak
ölçülemeyecek üretimin keskin bir dönüşümüne (transformasyon) yol
açmıştır. Kapitalist sistemde teknolojik gelişme, işçi sınıfının
üretici kapasitesinin yağmalanmasında kendisini gösterir. Sadece
basit bir şekilde işçi sınıfını sömürmekle kalmaz, onun fiziksel,
entelektüel kapasitesini ve potansiyelini herhangi bir bedel
ödemeden soyar.
Öte yandan, bu sürecin ikinci öğesi de, üretim sürecinde uygulamaya
sokulan makina, aletler, robotlar, vb.nin, işçi sınıfının üretim
kapasitesini yükseltmesidir. Dahası, önceleri bilimsel laboratuvar
alanlarına havale edilen sahalarda, yalıtılmış laboratuvarlardan
tekellere, oradan da tekellerin gelişmesine giden teknolojinin toplu
üretiminde, işçi sınıfının rolünün güçlendiğini görüyoruz. Bu
üretim, genel olarak ve büyük ölçüde, yeni icatlar yapılması ve
bunların toplu üretimine geçilmesi ve binlerce verimli verimsiz
tüketim eşyası üretiminde, teknolojik gelişimi teşvik etmeye adandı
(diğerlerinin yanı sıra en belirgini bilgisayar programı (software)
tekeli IBM örneğinde olduğu gibi). Bu, işçi sınıfının uzmanlık,
bilimsellik, teknik ve işletme özelliklerine sahip olmasını
gerektirdi ve artan bir oranda, daha düşük vasıflı işçileri içine
almaya başladı. Çip, artık birkaç bilim adamının ürünü olmaktan
çıktı ve toplu üretilip çalışan kitlelere satılan bir tüketim
nesnesi haline geldi.
Üretim yöntem ve araçlarında yapılan devrimlerle ve emeğin
üretkenliğinin artmasıyla elde edilebilen artı-değerdeki nisbi
kazanç, kapitalizmin yegane amacı değildir. Ekstra artı-değerin
koparılıp alınması, dev uluslararası tekeller arasındaki özel
görüşmelerin konusu olmaktadır. Dev tekeller, küçük büyük
rakiplerine üstünlük sağlamak için teknolojik buluşları ve üretim
yöntemlerini uygulamaya sokmakta; mallarının birebir değerlerini,
fiyatları belirleyen toplumsal değerin altına düşürmekte ve böylece
normalden yüksek bir oranda artı-değer elde etmektedirler.
Japonya, Amerikan egemenliğine ve Avrupa'nın korumacı politikalarına
rağmen, yüksek sermaye birikimine dayalı emeğin yoğunlaştırılmasıyla
sahip olduğu dezavantajları telafi eden önemli bir örnektir. Bu bize
dolaysız bir biçimde, emperyalizmin özel bir olgusu olarak teknoloji
ve bilimin sürekli bir gelişimini gösterir.
Bu mücadele, patentlerin, pazarların, devlet harcamalarının
tekelleri biçiminde gerçekleşir; fakat aynı zamanda teknolojik,
bilimsel değişimi içeren devletlerarası anlaşmalarda ve kendi
pazarlarını korumak ve yüksek sermaye yoğunlaşmasıyla diğer pazar
alanlarına nüfuz etme amaçlı kullanılan yüksek teknolojiyle, değişim
sürecinde zayıf olunan alanların telafi edilmesi, belirli alanlarda
kontrolün kabullenilmesi için çeşitli meta üretiminde gidilen
ayrışmada da kendini gösterir. Uluslararası tekellerin savaşı hangi
biçimde olursa olsun, her zaman bir-iki tekelin birbirini
desteklediği bir biçim içinde görülecektir; ancak bu sık sık iddia
edildiği gibi samimi bir ilişki değildir; yalnızca rakiplerden
birinin pazarını ele geçirme değil, aynı zamanda onun sermayesine de
sahip olabilmenin vahşi savaşıdır.
Çokuluslu tekellerin aralarında yaptıkları ticaret ve anlaşmalar
yoluyla, pazar savaşımındaki çelişkiler keskinleşmektedir. Süper
güçlerin birbirlerine savaş ilan etme ya da pazarlarını askeri güçle
zaptetmelerine yol açacak ağırlıkta bir krizin ortaya çıkmadığı anda
bile, bu güçlerin Avrupa'da, ABD'de, Japonya'da ve tüm dünyada pazar
kapmak için neleri kullandıkları açıkça görülmektedir (halbuki,
uluslararası tekellerin bazı çatışmaları bugüne dek kaçınılmaz
olmuştur). Devletlerarası ekonomik ilişkileri koparan ve farklı
tekellerin rekabetini, öncelikle askeri güce dayalı ekonomik
yollarla ortadan kaldıran, birbiriyle uyumlu hükümetlerin
kurulduğunu gördük.
Otomasyonun, robotların kullanımının, bilgisayarlar ve bunların
birbiriyle bağlantılı olarak çalışan bilgisayar destekli imalat
sanayisinin, dizaynın, mühendislik, programcılık, elektronik
otomasyonla dizaynı, bilgisayar kontrollü makinalar, değişken üretim
sistemleri ve programlanmış otomasyon teknolojilerinin, üretim
alanlarına gelişkin bir biçimde uygulanması, yeni davranış
standartları getirerek, değişik gelişmeleri ve ihtimalleri
depolayarak, toplumda ve fabrikada işbölümünü birçok yoldan
değiştirmiştir.
Bu teknolojik metod, Taylorist ve Fordist çalışma tarzında
uzmanlaşma tasarımından ayrışır; ancak bunların ve otomatik
aygıtlardaki bilimsel gelişmenin sayesinde, şimdi esnek çalışmada
olduğu gibi, önceleri işçiye verilen ya da bir işçi tarafından
yapılamayan birden fazla görevin uygulanma ihtimalinin önü
açılmıştır. (Şu kitaplardan yararlanılmıştır: "Dünya Stratejik ve
Hegemonik Üretimi" Ana E. Cedeno, Andes Barreda M.; 21. Yüzyıldan
derleme, editör: Meksika D.F., 1995)
Toplumdaki işbölümü, emperyalist denetimin yeni görüntülerine
sahiptir. Bu, emek süreçlerinin parçalanmasını, süper güçlerin
kontrolünde serbest bölgelerin açılmasını, yeni bir işletme
açıldığında ucuz işgücü aranmasını, vb. de içerir. Bu aynı zamanda,
birkaç sermaye merkezinin dünyanın geri kalan kısmı üzerinde,
stratejik olarak belirlenmiş finans ve üretim alanlarındaki
denetimini de içerir. Bu ise, diğer ülkelerin ekonomilerini kendi
egemenlik çıkarlarına büyük ölçüde tâbi kılan emperyalist blokların
güçlenmesiyle karakterize olur.
3. Emperyalizm ve Ulusal Sorun
Süper güçler, uluslarüstü tekeller ve bunların finans merkezleri
arasında uluslararası bir yapının güçlenmesini, yaşamın ve yazgının
tek bir dünya kapitalist devleti tarafından yönetildiği tek bir
dünya emperyalist sisteminin ortaya çıkmasıyla karıştırılması, bize
sadece Kautsky'nin eski ultra-emperyalizm teorisinin bir versiyonunu
verir.
Octavio Lanni bize bunun bir versiyonunu sunuyor:
"… Dünya sistemi, uluslar, milliyetler, birlikler, örgütler,
aktörler ve elitler üzerine güçlü dayatmalar kurmak için baskı
kurmaya yönelmektedir. Bu, BM, IMF, Dünya Bankası vb. örneğinde
olduğu gibi, şu ya da bu oranda etkin aracılar içinde
kurumsallaşmasıyla, dünya sisteminin uyum ve geçerliliği üzerine
tartışmalar yürütmektedir. Dahası, dünya sistemi düşüncesi,
uluslararası işletme, işbirliği, ve tekellerin geçerliliği ve
varlığını da içermektedir." ('Küreselleşme Teorileri', s. 44)
Aynı şekilde Heinz Dieterich de, Kautsky'ye itibar etmeden,
bahsedilen global ölçekteki Dünya Devletini ya da süper gücü;
hükümet, parlemento ve diğer organizmalara ayırarak bu düşünceyi
geliştiriyor. Günümüzde, halihazırda gömülmüş olan fikirleri
tartışmak klasiktir.
Bu yolla şu klasik sonuca varılıyor: Emperyalizmde savaşlar sona
erdi; burjuvazi tüm alanlara nüfuz etti; sistemin "demokratik"
biçimlerine, dünyanın, uluslararası ölçekte birleşmiş mali sermaye
tarafından uyumlu bir biçimde sömürülmesi aşamasına doğru bir geçiş
sürecindeyiz.
Ultra-emperyalist pozisyon "özellikle en gerici önermeyi tercih
eder: ilgiyi, mevcut derin çelişkilerden başka yöne çekmek" (Lenin)
Dünya sisteminin elitler de dahil olmak üzere 'bazıları ya da
diğerleri' üzerine baskı kurduğunu belirtmek, sermayenin
genişlemesinin gerçek anlamını, üretici güçlere verilen gelişimin
gerçek anlamını anlamamıza yardım etmez. Dünya halklarının
dezavantajlı durumunu marjinal olarak göz önüne aldıkları anda bile,
bu düşünce vahşi emperyalist egemenlik gerçeğinin üzerini örter.
Küresel köy düşüncesiyle ilintili olan bu doktrin, belirli
emperyalist bloklar ve kapitalizm perspektifinin "ideolojilerinin"
yeni ve derinden nüfuz etmesini sağlayan telefon sistemleri,
televizyon, faks vb. yüksek teknolojiye de dayanmaktadır.
Emperyalizmin ötesinde yeni bir aşamanın olduğu inancını teşvik eden
"kafa karıştırmacılığın" bazı dayanakları vardır. Tekelci kapitalist
devlet ve emperyalist devletin rolü bakımından doğan kafa
karışıklığı, sermayenin uluslararasılaşması, rolü ve önemi
bakımından doğan bulanıklık, egemen emperyalist merkezler olmaksızın
uluslararası tekellerin egemenliğinin var olabiliceğine olan inanç
ve emperyalistlerin denetim görevini yapan kuruluşların (BM vb.)
görevi ile bağlantılı olarak ortaya çıkan belirsizlik.
Benzer bir yolla yapılan ve ulusların dayanışmasını konu alan yorum
da, süper güçler tarafından boyunduruk altına alınan halklar
gerçeğinin üzerini örtmektedir. Bu senaryo bize Avrupa Birliği, CEI,
TLC, MERCOSUR, ASEAN ve APEC etiketi altında sunuluyor. Modern
ultra-emperyalist teoriler, ultra-gerici sağ ya da sosyal
demokrasiden gelmektedir. Artık geçmiş olarak gördükleri (ulusal
ekonomi) kapitalizmde, bugüne değin yaşanan gelişmeyle ilintili
olarak kelimenin tam anlamıyla mekanik ve tek taraflı bir vizyon
meydana getirdiler. Süper (supreme) devleti, uluslararası
perspektifte nihai gelecek olarak üste koyuyorlar.
Bir dünya emperyalist sistemi olduğu doğrudur; ancak tartışmaktan
kaçındıkları ve onların "dünya sistemi"ne geçişi imkansız kılan
yasalar ve özellikler vardır. Lenin, ortaya koyduğu bu yasalarla
kapitalist-emperyalist sistemin tarihsel sınırlarını koymuştur:
- Tekelci hakimiyet
- Mali sermayenin hakimiyeti
- Dünyayı paylaşmak için uluslararası tekel gruplarının oluşması
- Eşitsiz gelişme ve çeşitli emperyalist ülkelerin ve tekelci
blokların saldırıları
- Tekeller arası çelişkilerin artması
- Emperyalizme karşı halkların ulusal bağımsızlık mücadelesinin
gelişmesi
Bu ultra-emperyalizm teorisyenleri, "dünya hükümetleri", "süper
güçleri", "ulusların bağımlı gelişmeleri" ile, mali sermaye
egemenliğinin, eşitsizliği ve dünya ekonomisindeki zıtlaşmayı
azalttığı görüşünü savunmakta; tekeller arası vahşi mücadeleyi ve bu
çelişkilerin keskinleştiğini görmemektedirler.
Uluslararasılaşmanın savunulması, kozmopolitleşmenin bir adım
gerisinde görüldüğünden burjuva aydınlarının gözüyle ulusal sorun
üzerine yapılan tartışmalar, gerçekte emperyalizmin üstü kapalı
savunulması olan, zayıflamakta olan ulusların savunulması fikriyle
açıklanır. Leninizm, kendisini ulusal soruna bu tarz yaklaşımlardan
açıkça ayırmaktadır. Lenin'in belirttiği gibi:
"Kapitalizmin gelişmesi ulusal sorunda iki tarihsel eğilim görür.
İlki, ulusal baskıya karşı mücadelede ve ulus-devletlerin
kurulmasında, ulusal yaşam ve ulusal hareketlerin uyanışını içerir.
İkincisi ise, tüm sınıflar ve uluslar arasındaki bağların gelişmesi
ve çoğalması; ulusal sınırların yıkılması; sermayenin, genel
ekonomik yaşamın, politika, bilim, vb.nin uluslararası birliğinin
kurulmasıdır.
"Bu her iki eğilim de kapitalizmin evrensel yasalarıdır. İlki,
gelişiminin başlangıcında hakim olur; ikincisi de sosyalist topluma
dönüşecek olan olgunlaşmış kapitalizmi ortaya koyar." (Ulusal Sorun
Üzerine Eleştirel Notlar, s.13, Yabancı Diller Yayınevi, Moskova,
1952)
Emperyalizm; coğrafi sınırları, siyasi rejimleri, kültürleri,
medeniyetleri ve ezilen halkların ve kendi halklarının ulusal
yaşamını yıkar ya da değiştirir. Ancak, emperyalizm altında
ulusların yıkıma uğratılması konusunda lineer bir biçimde düşünmek
mümkün değildir. Çünkü bu yıkım için ulusların baskı altında
tutulması ve onlara emperyalist hakimiyete ait değerlerin empoze
edilmesi gerekir. Bunun sonucunda ise, dünya proletaryasının ulusal
bir karakter taşıyan mücadeleye uyanışı söz konusudur. Nasıl ki bu
ulusal mücadele biçimini dış dünyadan tecrit olma şeklinde
algılayamazsak, proletarya da, sosyalist üretim sistemini kurma
çabası sayesinde daha önceki tüm kazanımlara layık olacaktır.
Proletaryanın uluslararası düzeyde yürüttüğü mücadele, bir sınıf
olarak kurtulmak için uluslararası mekanizmayı kurarak emperyalist
kapitalist sistemi yıkacaktır.
Meksika Komünist Partisi (M-L)