|
|
İLHAKLARDAN YANA MI, YOKSA İLHAKLARA
KARŞI MI?
Tezlerinin I'inci bölümünün 3'üncü paragrafında, Pölonyalı yoldaşlar,
her türlü ilhaka karşı olduklarını kesinlikle ilân ediyorlar. Ama ne
yazık ki, aynı bölümün 4'üncü paragrafında, ilhakçı diye nitelendirmek
zorunda olduğumuz ifadelere raslıyoruz. Bu paragraf, (en ılımlı bir
ifadeyle) şu garip tümce ile başlıyor:
"Sosyal-demokrasinin ilhaklara karşı, ezilen ulusların onları ilhak
etmiş olan devletin sınırları içinde zorla tutulmasına karşı savaşının
hareket noktası, her türlü yurt savunmasının reddidir [italikler
yazarların]; ki bu, emperyalizm çağında, kendi burjuvazisinin yabancı
halkları ezme ve talan etme haklarının savunmasından başka şey değildir.
..."
Bu, ne demektir? Burada söylenen nedir?
"İlhaklara karşı savaşın hareket noktası, her türlü yurt savunmasının
reddidir..." Ama her ulusal savaşı, her ulusal ayaklanmayı "yurt
savunması" diye adlandırabiliriz, ve bugüne dek, bunlar, genellikle
böyle adlandırılmıştır! Biz, ilhaklara karşıyız, ama... biz bununla,
ilhak edilmiş olanların, kendilerini ilhak etmiş olanlardan kurtulmak
için savaş açmasına karşı olduğumuzu kastediyoruz, ilhak edilmiş
olanların, kendilerini ilhak edenlerden kurtarmak için ayaklanmalarına karşı olduğumuzu kastediyoruz! Bu, ilhakçı bir beyan değil midir?
Tezleri yazanlar, bu tuhaf beyanlarını haklı göstermek için, "emperyalizm
çağında yurt savunmasının, kendi burjuvazisinin yabancı halkları ezme
hakkını savunmak olduğunu ileri sürüyorlar. Ama bu, yalnızca emperyalist
savaş için doğrudur, yani emperyalist devletler ya da emperyalist
devletler grupları arasındaki savaş için, savaşan iki tarafın "yabancı
halkları" ezmekle yetinmeyerek, kim daha çok halkı ezecek diye
birbirlerine karşı savaş açtıkları durumlar içindoğrudur.
Besbelli ki, bu tezlerin yazarları, "yurt savunması" sorununu,
partimizden çok farklı olarak koymaktadırlar. Biz, emperyalist savaşta,
"yurt savunmasını" reddediyoruz. Bu, partimizin merkez komitesi
bildirisinde olsun, Fransızca ve Almanca olarak yayınlanan Sosyalizm ve
Savaş broşürüne alınan Bern kararlarında olsun[33*] tam bir açıklıkla
belirtilmiştir. Biz, bunu, ayrıca, tezlerimizde iki kez belirttik (4. ve
6. kesimlerin notları).[34*] Görüldüğü gibi, tezlerin Polonyalı
yazarları, genel olarak yurt savunmasını, yani belki de bunlar, "emperyalizm
çağında" olanak-dışı oldukları için ulusal savaşları da reddediyorlar. "Belki"
diyoruz, çünkü bu görüş Polonyalı yoldaşların tezlerinde açıklanmamıştır.
Buna karşılık, bu görüş, Alman grubunun tezlerinde "Enternasyonal" ve
özel bir yazıda ele aldığımız Junius'un broşüründe açıkça ifade ediliyor.[35*]
Burada söylediklerimize ek olarak şunu belirtelim ki, bir bölgenin ya da
bir ülkenin kendisini ilhak etmiş olan devlete karşı ulusal ayaklanması,
pekâlâ, savaş değil de ayaklanma olarak nitelendirilebilir (biz, bu
itirazla karşılaştık, onun için burada sözünü ediyoruz, ama gene de
terminoloji üzerine bu tartışmayı pek ciddi saymamaktayız). Herhalde ilhaka uğramış olan Belçika'nın, Sırbistan'ın, Galiçya'nın,
Ermenistan'ın, kendilerini ilhak etmiş olan ülkelere karşı "ayaklanmalarını",
"yurt savunması" olarak nitelendireceklerini, ve bunda haklı
olacaklarını yadsımaya kalkışacak kimselerin ortaya çıkması pek olası
değildir. Öyle görülüyor ki, Polonyalı yoldaşlar için sorun bir "ezme
hakkı" sorunu olduğuna göre, onlar, bu ilhak edilmiş ülkelerde de bir
burjuvazi olduğu ve bu burjuvazinin de yabancı halkları ezdıği ya da
daha doğrusu, ezebileceği gerekçesiyle bu tür ayaklanmalara karşıdırlar.
Onlar, bir savaş ya da ayaklanma hakkında bir hükme varırken onun gerçek
toplumsal içeriğini (ezilmekten kurtulmak amacıyla ezilen ulusun
savaşımı) gözönünde tutmuyorlar, ama yalnızca şu anda ezilmekte olan bir
burjuvazinin, eninde sonunda "ezme hakkını" kullanacağı olasılığını
gözönünde tutuyorlar. Bir örnek verelim: eğer Belçika 1917' de Almanya
tarafından ilhak edilirse ve eğer bu ülke kurtuluşunu elde etmek için
1918'de ayaklanırsa, Polonyalı yoldaşlar, Belçika burjuvazisinin "yabancı
halkları ezme hakkına" sahip bulunduğu gerekçesiyle, bu ayaklanmaya
karşı çıkacaklardır.
Böyle bir iddiada marksizmin zerresi yoktur, bunu genel olarak devrimci
de sayamayız. Eğer sosyalizme ihanet etmek istemiyorsak, başlıca
düşmanımız olan büyük devletlerin burjuvazisine karşı her türlü
ayaklanmayı desteklemeliyiz, yeter ki, bu ayaklanma, gerici sınıfın bir
hareketi olmasın. İlhak edilmiş bölgelerin ayaklanmasını desteklemeyi
reddetmekle, biz, nesnel olarak ilhakçı durumuna düşeriz. Proletarya,
özellikle, doğan toplumsal devrimin çağı olan "emperyalizm çağında"
ilhak edilmiş bögelerin ayaklanmasını bugün olanca gücüyle
destekleyecektir ki, yarın ya da aynı anda, bu ayaklanma yüzünden
zayıflamış bulunan "büyük" devletin burjuvazisine karşı saldırıya
geçebilsin.
Ama Polonyalı yoldaşlar ilhakçılıklarında bununla da kalmıyor. Onlar,
ilhak edilmiş bölgelerin ayaklanmasına karşı (sayfa 171) çıkmakla
yetinmiyorlar, bu bölgelerin her ne şekilde olursa olsun, barışçı
yollardan olsa bile, bağımsızlıklarının gerçekleşmesine karşı çıkıyorlar!
Bakın ne diyorlar;
"Emperyalizmin baskı siyasetinin sonuçlarının her türlü sorumluluğunu
reddeden ve bu sonuçlara karşı olanca gücüyle savaşım veren
sosyal-demokrasi, Avrupa'da yeni sınır taşlarının dikilmesine,
emperyalizmin yıktıklarının yeniden konmasına kesin olarak karşıdır." (İtalikler
yazarların.)
Şu anda emperyalizm, Almanya ile Belçika'yı ve Rusya ile Galiçya'yı
ayıran "sınır taşlarını yıkmış" bulunuyor. Uluslararası sosyal-demokrasi,
bu sınır taşlarının hangi biçimde olursa olsun yeniden dikilmesine genel
olarak karşı olacakmış! 1905'te, "emperyalizm çağında", özerk Norveç
meclisi, bu ülkenin İsveç'ten ayrıldığını ilan! ettiği zaman, ve İsveçli
işçilerin direnmesi yüzünden olduğu kadar, emperyalizmin uluslararası
koşulları sonucu olarak da, İsveç gericilerinin kışkırttıkları, Norveç'e
karşı savaş patlak vermediği zaman, bu anlayışa göre, sosyal-demokrasi,
Norveç'in ayrılmasına karşı olmalıydı, çünkü bu ayrılma tartışma
götürmez biçimde "Avrupa'da yeni sınıf taşlarının dikilmesi" anlamını
taşıyordu!
Bu kez, artık bu, doğrudan doğruya itiraf edilmiş ilhakçılıktır. Bunu
çürütmenin gereği yok, bu, kendi kendisini çürütmektedir. Hiç bir
sosyalist parti böyle bir tutumu benimsemeye cüret edemez: "Biz, genel
olarak ilhaklara karşıyız, ama Avrupa'ya gelince, ilhaklar gerçekleşir
gerçekleşmez, biz, bunları kabul ederiz ya da kendimizi onlara uydururuz..."
Polonyalı yoldaşlarımızı bu kadar açık... "olanaksız bir tutuma" itmiş
olan teorik yanılgının kökenleri üzerinde durmakla yetineceğiz. "Avrupa'nın"
kaderini, dünyanın geri kalan kısmından ayrı tutmanın ne kadar yanlış
olduğunu ilerde göstereceğiz. Tezlerin aşağıya aldığımız iki tümcesi,
bize, yanılgının öteki kaynaklarını açıklıyor:
" Emperyalizmin tekerleği, kurulmuş bir kapitalist (sayfa 172) devleti
ezerek nereden geçti ise, orada, emperyalist zulmün vahşi biçiminde,
kapitalist dünyanın siyasal ve iktişadi merkezileşmesi oluşur ki, bu da,
sosyalizmi hazırlar. ... "
İlhakların bu tarzda haklı gösterilmesi struveciliktir, marksizm değil.
1890'lar Rusya'sını anımsatan Rus sosyal-demokratları, Struvelere,
Cunow'lara, Legien ve şürekâsına özgü olan marksizmin bu tür
yozlaştırılmasını iyi bilirler.
Polonyalı yoldaşların bir başka tezinde, (II, 3), "sosyal-emperyalistler"
diye adlandırılan Alman struvecileri hakkında özellikle yazılmış olan şu
satırları okuyoruz:
(Ulusların kaderlerini tayin hakkı sloganı) "sosyal-emperyalistlere, bu
sloganın hayali niteliğini tanıtlayarak, ulusal baskıya karşı
savaşımımızı tarihsel bakımdan temelsiz duygusallık olarak gösterme
olanağını sağlamakta ve böylelikle proletaryanın, sosyal-demokratik
programın bilimselliğine olan inancını sarsmaktadır. …"
Bu demektir ki, tezlerin yazarları Alman struvecilerinin tutumunu. "bilimsel"
saymaktadırlar! Kendilerini kutlarız.
Ama Lensch'lerin, Cunow'ların ve Parvusların bize kıyasla haklı
oldukları tehdidini taşıyan bu şaşırtıcı iddiayı yere sermek için bir "ayrıntı"yı
belirtmek yeter: bu da Lensch'lerin kendi tarzlarında tutarlı kimseler
oldukları ve Alman şoven dergisi Glocke n° 8 ve 9'da (biz tezlerimizde
kasıtlı olarak aktarmalar yaptık), Lensch hem ulusların kaderlerini
tayin hakkı sloganının "bilime aykırılığını" (ki Polonyalı
sosyal-demokratlar, görünüşe göre, yukarda aktardığımız tezlerde ileri
sürdükleri iddialardan da anlaşılacağı gibi, Lensch'in bu iddiasını
çürütülemez saymaktadırlar), hem de ilhaklara karşı sloganının "bilime
aykırılığını" tanıtlamaktadır!
Çünkü Lensch, bizim Polanyalı meslektaşlarımıza belirttiğimiz ve onların
da yanıtlamakta istekli gözükmedikleri basit gerçeği pek güzel
anlamaktadır: ulusların, kaderlerini tayin ilkesini "tanımakla""
ilhaklara karşı "protesto" ile karşı çıkmak arasında "ne siyasal, ne de
iktisadi hatta ne de (sayfa 173) mantıksal bakımdan bir fark olmadığı
gerçeğini. Eğer Polonyalı yoldaşlar, Lensch'lerin, ulusların kendi
kaderlerini tayin hakkına karşı iddialarını çürütülme sayıyorlarsa,
onlar aynı şekilde şu olguyu da kabul etmek zorundadırlar: bütün bu
iddiaları Lensch'ler ilhaklara karşı savaşımı çürütmeye çalışırlarken de
kullanıyorlar.
Polonyalı meslektaşlarımızın uslamlamalarının temelinde yatan teorik
yanılgı, onları, tutarsız ilhakçılar durumuna düşürmüştür.
SOSYAL-DEMOKRASİ NİÇİN İLHAKLARA KARŞIDIR?
Bizim açımızdan bu sorunun yanıtı açıktır: çünkü ilhak, ulusların
kaderini tayin etme hakkını engeller, ya da başka bir deyişle, çünkü
ilhak, ulusal baskının biçimlerinden biridir.
Polonyalı sosyal-demokratların görüşüne göre, burada özel açıklamalar
gereklidir, ve bu açıklamaları yapan yazarlar (tezler 1,3), kaçınılmaz
olarak yeni bir dizi çelişkiler içine düşmüşlerdir.
(Lensch'lerin "bilimsel" iddialarına karşın) ilhaklara karşı olduğumuz
gerçeğini "haklı göstermek" için ileri sürdükleri iki iddia var. Birinci
iddia:
"... Avrupa'da ilhakların muzaffer emperyalist devletin askeri savunması
için vazgeçilmez olduğu görüşüne karşı, sosyal-demokrasi, ilhakların
ancak uzlaşmaz karşıtlıkları güçlendirdiği ve böylelikle savaş
tehlikesini artırdığı gerçeğini ileri sürer. ..."
Bu yanıt Lensch'ler için yetersizdir, çünkü onların başlıca iddiası,
askeri zorunluluk değil, emperyalizm çağında bir merkezileşmeyi sağlayan
ilhakların iktisadi bakımdan ilerici niteliğidir. Polonyalı
sosyal-demokratların tümü birden, bir yandan Avrupa'da emperyalizm
tarafından kaldırılmış olan sınır taşlarını yeniden dikmeyi reddederek
böyle bir merkezileşmenin ilerici niteliğini kabul ederlerken, öte
yandan ilhaklara karşı çıkarlarsa, bunda mantık var mıdır?
Devam edelim. İlhaklar hangi tür savaşların çıkması tehlikesini
artırırlar? Emperyalist savaşlaıın değil, çünkü, bunların patlak
vermesini sağlayan nedenler başkadır: şu andaki emperyalist savaşta
başlıca uzlaşmaz karşıtlıklar, besbelli ki, bir yandan İngiltere ile
Almanya'yı, öte yandan da Rusya ile Almanya'yı karşı karşıya getiren
karşıtlıklardır. Bu uzlaşmaz karşıtlıkların ilhaklarla bir ilgisi
yoktur. Burada artmasından korkulan ve karşı çıkılan tehlike, ulusal
savaşların ve ulusal ayaklanmaların patlak vermesi tehlikesidir. Ama bir
yandan ulusal savaşların "emperyalizm çağında" olanaksız olduğunu iddia
ederken, öte yandan, ulusal savaşların "tehlikesinden" nasıl
sözedebiliriz? Bu mantıksal değildir.
İkinci iddia: İlhaklar, "egemen ulusun proletaryası ile ezilen ulusun
proletaryası" arasında bir uçurum kazar. ... Bu durumda ezilen ulusun
proletaryası, kendi burjuvazisi ile birleşir ve egemen ulusun
proletaryasını düşman sayar. Uluslararası proletaryanın uluslararası
burjuvaziye karşı sınıf savaşımının yerini, proletaryanın bölünmesi,
onun ideolojik bakımdan yozlaşması alır. ..."
Biz bu iddialara kesin olarak katılıyoruz. Ama ayın sorun için, aynı
zamanda, birbirini geçersiz kılan iddialar ileri sürmek mantıksal mıdır?
Tezlerin I. bölümünün 3. paragrafında, ilhakların proletaryanın
bölünmesine neden olacağını doğrulayan, yukarda sözünü ettiğimiz
iddiaları, buluyoruz, ve hemen yanında, 4. paragrafta, bize, Avrupada
şimdiden gerçekleşmiş olan ilhakların sona erdirilmesine karşı çıkılması
gerektiği "ezilen ulusların ve ezen ulusların işçi yığınlarının
dayanışma halinde, bir savaş için eğitilmesi"nden, yana olmak gerektiği
söyleniyor. Eğer ilhakların sona erdirilmesi, gerici nitelikte bir
"duygusallık"tan ileri geliyorsa, o zaman ilhakların "proletaryada" bir
"uçurum" açtığını ve (sayfa 175) onun "bölünmesine" neden olduğunu
söylemek olanaksızdır; tam tersine, ilhaklarda ayrı ayrı ulusların
proletaryasının birbirine yaklaşmasının koşullarını görmek gerekir.
Biz diyoruz ki: sosyalist devrimi başarabilmek ve burjuvaziyi
devirebilmek için işçiler sımsıkı birleşmelidir, ve ulusların
kaderlerini tayin hakkı uğruna savaşım, yani ilhaklara karşı savaşım, bu
sıkı birliğin gerçekleşmesine yardımcı olur. Biz tutarlıyız. Bunun tam
tersi olarak, Avrupa'da ilhakların "dokunulmazlığını" ve ulusal
savaşların "olanaksızlığını" kabul eden Polonyalı yoldaşlar, ulusal
savaşları ileri surerek ilhaklara "karşı" çıkarken kendi kendilerini mat
ediyorlar! Bu iddialar, ilhakların, ayrı ayrı ulusların işçilerinin
birbirine yaklaşmasını ve kaynaşmasını engellediği yolundaki
iddialardır!
Başka bir deyişle, Polonyalı sosyal-demokratlar ilhaklara karşı
çıkabilmek için, iddialarını, bizzat kendilerinin ilkelerini
reddettikleri bir teorik kaynaktan almakzorundadırlar.
Sömürgeler sorununda, bu, daha açık-seçik bir biçimde ortaya çıkıyor.
BU SORUNDA "AVRUPA'YI" SÖMÜRGELERLE KIYASLAMAK DOĞRU MUDUR?
Bizim tezlerimizde, sömürgelerin derhal kurtuluşu yolundaki istemin
kapitalist düzende ulusların kaderlerini tayin hakkı kadar, memurların
halk tarafından seçilmesi, demokratik cumhuriyet vb. istemleri kadar
"gerçekleştirilmesi olanaksız" (yani bir dizi devrimler olmadan
gerçekleştirilemez ve sosyalizm olmadan eğreti) olduğu söylenmektedir;
öte yandan bu istemin "ulusların kaderlerini tayin hakkının
tanınmasından" başka bir şey olmadığı da belirtilmektedir.
Polonyalı yoldaşlar, bu iddialardan hiç birine yanıt vermediler. Onlar,
" Avrupa" ile sömürgeler arasında bir ayrım yapmaya kalkıştılar. Onlar,
ilhaklar yapıldığı andan başlayarak bunları kaldırmayı reddetmekle,
yalnızca Avrupa için (sayfa 176) tutarsız ilhakçılar durumuna
düşmektedirler. Ama sömürgeler konusunda kesin bir istem ile ortaya
çıkıyorlar: "Sömürgelerden dışarı! "
Rus sosyalistleri, "Türkistan'dan, Kiva'dan, Buhara'dan vb. dışarı!"
istemini ileri sürmelidirler, ama Polonya için, Finlandiya, Ukrayna vb.
için aynı şeyi isterlerse, "hayalciliğe", "duygusallığa", "bilimsel
olmayan tutuma" vb.düşecekleri iddia ediliyor. İngiliz sosyalistlerinin
sloganı, "Afrika'dan, Hindistan'dan, Avustralya'dan dışarı!" olmalıdır;
ama "İrlanda'dan dışarı!" olmamalıdır. Yanlışlığı böylesine göze batan
bir ayrım, hangi teorik iddialara dayandırılabilir? Bu sorudan sıyrılmak
olanaksızdır.
Ulusların kaderini tayin hakkına karşı çıkanların "temel iddiası" bunun
"gerçekleştirilemeyeceği"dir. "İktisadi ve siyasal merkezileşme" ile
ilgili olarak ufak farkla aynı fikir ileri sürülüyor.
Besbelli ki, sömürgelerin ilhakında da merkezileşme olmaktadır. Eskiden
sömürgeler ile Avrupa halkları -hiç değilse bunların büyük çoğunluğu-
arasındaki iktisadi fark, sömürgelerin meta değişimine katılmakla
birlikte henüz kapitalist üretime katılmamış olmalarıydı. Emperyalizm
bütün bunları değiştirdi. Emperyalizmin bellibaşlı niteliği, sermaye
ihracıdır. Kapitalist üretim; Avrupa mali-sermayesine bağımlılıktan
kurtulması olanaksız hale gelen sömürgelerde, gittikçe artan bir hızla
kök salmaktadır. Genel kural olarak, askeri bakımdan olsun, genişleme
bakımından olsun, sömürgelerin ayrılması ancak sosyalizm ile
gerçekleşebilir; kapitalist düzende, bu, ancak istisnai olarak ya da
sömürgede olsun metropolde olsun, bir dizi devrimler ya da ayaklanmalar
yoluyla olabilir.
Avrupa'da, bağımlı ulusların büyük çoğunluğu (ama hepsi değil:
Arnavutlar, Rusya çevresinde bulunan birçok halklar) kapitalist bakımdan
sörnürgelere oranla daha gelişmiştir . Ama ulusal baskıya ve ilhaklara
karşı direnişi güçlendiren de (sayfa 177) budur! Asıl bu yüzdendir ki,
Avrupa'da, siyasal koşullar, ayrılma durumu dahil, ne olursa olsun,
kapitalizmin gelişmesi, sömürgelerdekinden daha güvenlidir. Polonyalı
yoldaşlar, sömürgelerden sözederken (I, 4) "Orada", diyorlar,
"kapitalizm, üretici güçlerin bağımsız gelişmesini sağlama göreviyle
henüz karşı karşıyadır. ..." Avrupa'da bu çok daha iyi görülebilir:
kuşkusuz, kapitalizm, üretici güçleri, Polonya'da, Finlandiya'da,
Ukrayna'da, Alsace'ta, Hindistan'dakinden, Türkistan'dakinden,
Mısır'dakinden ve öteki salt sömürge bölgelerinkinden çok daha güçlü,
çok daha hızlı ve daha bağımsız olarak geliştirmektedir. Meta üretiminin
hüküm sürdüğü bir toplumda, sermaye olmadan hiç bir bağımsız gelişme,
genel olarak herhangi bir gelişme olanaklı değildir. Avrupa'da bağımlı
ulusların hem kendi sermayeleri vardır,hem de bunlar çok çeşitli
koşullarla sermaye edinme olanaklarına sahiptirler. Sömürgelerin kendi
sermayeleri, ya da sözü edilecek kendi sermayeleri yoktur. Ve
mali-sermaye altında, siyasal bağımlılık koşulu dışında, hiç bir sömürge
sermaye edinemez. Öyleyse, bu koşullarda, sömürgeleri derhal ve kayıtsız
şartsız olarak bağımsızlıklarına kavuşturma isteminin anlamı nedir? Bu,
Struvelerin, Lensch'lerin, Cunow'ların ve ne yazık ki, onların peşinden
giden Polonyalı yoldaşların kullandıkları gibi, sözcüğün bayağı,
karikatürü çıkarılmış "marksist" anlamıyla, daha "hayalci" değil midir?
Özünde, bunlar, devrimci olan dahil, bir darkafalı küçük-burjuva için
olağanın sınırlarını aşan her şeyi "hayalcilik" sayarlar. Ama, ulusal
hareketler dahil, tüm devrimci hareketler, Avrupa'da, sömürgelerdekinden
daha olanaklı, daha gerçekleşebilir, daha inatçı, daha bilinçli,
yenilmesi daha zordur.
Sosyalizm, diyor Polonyalı yoldaşlar (I, 3), "sömürgelerin gelişmemiş
halklarına, onlara hükmetmeksizin çıkarcı olmayan bir kültürel yardım
sağlamayı bilecektir". Çok doğru. Ama büyük bir ulusun, büyük bir
devletin, sosyalizme geçişi (sayfa 178) gerçekleştirince, Avrupa'nın
ezilen bir küçük ulusunu, "çıkarcı olmayan bir kültürel yardım" aracıyla
kendisine doğru çekmeyi başaramayacağını hangi hakla düşünebiliriz?
Polonyalı sosyal-demokratların sömürgelere "tanıdıkları" ayrılma
özgürlüğünün kendisi, Avrupa'nın ezilen, küçük ama kültürlü ve siyasal
bakımdan titiz uluslarını, büyük sosyalist devletlerle birleşmeye doğru
itecektir; çünkü sosyalist düzende büyük devlet teriminin anlamı, günde
şu kadar daha az iş saati, günde şu kadar daha çok ücret olacaktır.
Burjuvazinin boyunduruğundan kurtulan emekçi yığınlar, o "kültürel
yardımı" alabilmek için, gelişmiş büyük sosyalist uluslarla birleşmeye
ve kaynaşmaya doğru olanca güçleriyle meyledeceklerdir, yeter ki, günün
ezenleri, uzun zaman ezilmiş olan bir ulusun gururu ile ilgili olarak
taşımakta olduğu yüksek derecede gelişmiş demokratik duyguyu
yaralamasın, yeter ki, ezilen ulusa kendi devletini, yani "öz" devletini
kurmak dahil, bütün alanlarda eşitlik sağlansın. Kapitalist düzende bu
yolda bir "deneyim" savaş demektir, soyutlanma, kendi içine kapanma ve
ayrıcalıklı küçük ulusların (Hollanda, İsviçre) dar bencilliği demektir.
Sosyalist düzende emekçi yığınların kendileri, yukarda belirtilen salt
iktisadi nitelikteki nedenler yüzünden, kendi içlerine kapanmayı asla
istemeyeceklerdir; ve siyasal biçimlerin çeşitliliği, ayrılma özgürlüğü,
devletin kuruluşu alanında edinilen deneyimler, bütün bunlar -genel
olarak devletin tedricen yokolmasından önce- zengin bir kültürel yaşamın
temeli ve ulusların gittikçe artan bir hızla birbirine yaklaşacağının ve
kaynaşacağının güvencesi olacaktır.
Sömürgeleri ayırarak onları Avrupa ile kıyaslamakla Polonyali yoldaşlar,
yanlış iddialarını bir darbede yıkan bir çelişkiye düşüyorlar.
LENIN
|