|
|
P. KİEVSKİ'YE (Y. PİYATAKOV) YANIT
Bireylerin yaşamındaki ya da ulusların tarihindeki her bunalım gibi
savaş da bazılarını baskı altına alır ve ezer, bazılarını çelikleştirir
ve yeni bilgilerle donatır.
Bu gerçek, kendini, sosyal-demokrasinin savaş hakkındaki düşünüşünde ve
savaşla ilgili olarak da gösteriyor. Çok gelişmiş bir kapitalizmin ürünü
olan emperyalist savaşın nedenleri ve önemi, böyle bir savaşa ilişkin
sosyal-demokratik taktikler, sosyal-demokratik hareket içindeki
bunalımın nedenleri, vb. üzerinde ciddi olarak düşünmek başka şeydir,
savaşın, düşüncenizi baskı altına almasına izin vermek, onun [yarattığı
-ç.] korkunç izlenimlerin ve azap verici ağırlığın (sayfa 19) altında
düşünmekten ve tahlil etmekten vazgeçmek başka bir şeydir.
Savaşın, insan düşüncesini baskı altına almasının ya da bastırmasının [ortaya
çıkardığı -ç.] görünümlerden biri, emperyalist ekonomizmin demokrasiye
karşı takındığı küçük görücü tutumdur. P. Kievski, bütün savlarında
kendini gösteren şeyin, savaşın yarattığı bu baskı, bu korku, bu tahlil
etmeyi yadsıyış olduğuna dikkat etmiyor. Böylesine korkunç bir yangının
orta yerinde, ata topraklarını savunmanın ne anlamı vardır? Önüne geleni
boğazlamanın her yerde kural olduğu böyle bir zamanda, ulusların
haklarını tartışmanın ne anlamı vardır? Kendi kaderini tayin ve "bağımsızlık"
— ama "bağımsız" Yunanistan'a ne yaptıklarına bakın! Militaristlerin
çıkarı uğruna hakların her yerde ayaklar altına alındığı bir sırada, "haklar"ı
düşünmenin, konuşmanın yararı nedir? En demokratik cumhuriyetlerle en
gerici monarşiler arasında kesinlikle hiç bir fark kalmadığı, her
farklılık belirtisini savaşın silip süpürdüğü bir sırada, cumhuriyeti
düşünmenin ve konuşmanın ne anlamı vardır?
Kievski, genel olarak demokrasiyi reddedecek ölçüde korkuya teslim
olduğu söylendiği zaman, çok öfkeleniyor; öfkeleniyor ve itiraz ediyor:
Ben demokrasiye karşı değilim, yalnızca "kötü" bulduğum bir demokratik
isteğe karşıyım. Gerçi Kievski güceniyor, gerçi demokrasiye hiç de "'karşı"
olmadığına ilişkin, bize (ve belki kendisine de) "güvence veriyor" ama,
bütün savları —daha doğrusu savlarındaki sonsuz hatalar— tam tersini
tanıtlıyor.
Ata topraklarının savunulması, emperyalist bir savaşta, bir yalandır,
fakat demokratik ve devrimci bir savaşta değil. Bir savaş sırasında,
görünüş odur ki, "haklar"dan sözetmek saçmadır. Çünkü her savaşta (sayfa
20) hakların yerini düpedüz sınırsız zorbalık alır. Ama bu, savaş
sırasında her türlü "hak"kın ve her türlü demokrasinin yerine zorbalığı
koymakla birlikte, tarihte, toplumsal içeriği ve sonuçları bakımından
gene de demokrasi davasına ve dolayısıyla sosyalizme hizmet eden,
savaşlar (demokratik ve devrimci savaşlar) olduğunu (ve gelecekte de
olacağını, olması gerektiğini) unutmamıza yolaçmamalıdır. Yunanistan
örneği, görünüşe göre, ulusal kaderi tayin hakkını "çürütmektedir".
Fakat bir an durup düşünürseniz, tahlil ederseniz, sorunları tartıp
biçerseniz ve sözlerin kulaklarınızı sağırlaştırmasına ya da savaşın
karabasanımsı etkilerinin sizi korkutmasına ve baskı altına almasına
izin vermezseniz, o zaman bu örneğin cumhuriyet sistemini
gülünçleştirmekten ötede bir ciddiyet ve inandırıcılık taşımadığını
görürsünüz. Çünkü, "demokratik" cumhuriyetler, en demokratik —yalnızca
Fransa değil, fakat onun yanısıra Birleşik Amerika, Portekiz ve İsviçre—
bu savaşın akışı içinde, Rusya'da var olan militarist keyfiliğin
aynısını ya kurmuşlardır ya kuruyorlar.
Emperyalist savaşın cumhuriyetle monarşi arasındaki farkı yok ettiği bir
gerçektir. Fakat buna bakarak cumhuriyeti yadsımak ya da küçümsemek,
savaşın gözümüzü korkutmasına ve savaş dehşetinin düşüncemizi baskı
altına almasına izin vermek demektir. "Silahsızlanma" sloganını
destekleyen birçok kişinin (Roland-Holst, İsviçre'deki genç unsurlar,
İskandinav "Solu"[18] ve başkalarının) anlayışı budur. Demek istedikleri
şudur: Bu savaşta, cumhuriyetçi bir milisle monarşist bir düzenli ordu
arasında hiç bir fark olmadığı ve her yerde militarizmin dehşet verici
görevini yerine getirdiği bir sırada, ordunun ya da milis kuvvetlerinin
devrim amacıyla kullanılmasını tartışmanın yararı nedir?
Kievski'nin, her adımında, farkına varmaksızın yaptığı aynı teorik ve
pratik hata, aynı düşünce eğilimi, işte budur. Kievski, yalnızca kendi
kaderini tayin hakkına karşı çıktığını sanıyor, yalnızca kendi kaderini
tayin hakkına karşı çıkmak istiyor, fakat —-kendi istek ve inancı ne
olursa olsun, garip olanı da budur— sonuç, onun, genel olarak
demokrasiye de uygulanamayan bir tek sav bile ortaya çıkaramamış
olmasıdır.
Kievski'nin bütün garip mantık hatalarının ve kafasındaki karışıklığın
asıl kaynağı —bu yalnızca kendi kaderini tayin hakkı için değil, fakat
ata topraklarının savunulması, boşanma ve genel olarak "haklar" için de
sözkonusu— onun düşüncesini savaşın baskı altına almasındadır;
demokrasiye ilişkin marksist tutumu tümden çarpıtması bundan ileri
geliyor.
Emperyalizm, yüksek düzeyde gelişmiş kapitalizmdir; emperyalizm
gelişmecidir (progressive); emperyalizm demokrasinin yadsınmasıdır —"bundan
ötürü" kapitalizmde demokrasi "erişilebilir" bir şey değildir.
Emperyalist savaş, geri monarşilerde olsun, ilerici cumhuriyetlerde
olsun, tüm demokrasinin açıktan ihlalidir— "bundan ötürü", "haklar"dan (yani
demokrasiden) sözetmenin anlamı yoktur. Emperyalist savaşın "karşısına
konabilecek" "tek" şey sosyalizmdir; yalnızca sosyalizm "çıkış yolu"dur;
"bundan ötürü" bizim asgari programımızda, yani kapitalizmde demokratik
sloganlar öne sürmemiz bir aldanıştır ya da hayaldir, sosyalist devrimin
saptırılması ya da ertelenmesidir, vb.'dir.
Her ne kadar Kievski bunu kavrayamıyorsa da, bütün talihsizliğinin
kaynağı işte budur. Onun temel mantık hatası budur; temel olduğu ve
yazar tarafından kavranamadığı için de, delik bir bisiklet lastiği (sayfa
22) gibi, her adımda "hava kaçırmaktadır"; gâh ata topraklarının
savunulmasında, gâh boşanma sorununda, gâh "haklar"a ilişkin sözlerinde,
biz "haklar"ı değil, ama yüzyıllık köleliğin yıkılmasını tartışacağız,
şeklindeki dikkate değer sözlerinde, ("haklar"ı tümden küçümsediği ve
sorunu hiç anlayamadığı için dikkate değer olan sözlerinde) "patlak
vermektedir".
Bu sözleri söylemesi, kapitalizm ve demokrasi arasındaki, sosyalizm ve
demokrasi arasındaki ilişkileri tam anlayamadığını göstermektedir.
Genel olarak kapitalizm ve özel olarak emperyalizm, demokrasiyi bir
hayal haline getirir — ama aynı zamanda kapitalizm, yığınlarda
demokratik esinler uyandırır, demokratik kurumlar yaratır, emperyalizmin
demokrasiyi yadsıyışıyla demokrasi için yığınsal savaşım arasındaki
çatışmayı şiddetlendirir. Kapitalizm ve emperyalizm ancak iktisadi
devrimle devrilebilir; demokratik dönüşümlerle, en "ideal" demokratik
dönüşümlerle bile devrilemez. Ne var ki, demokrasi savaşımı okulunda
okumamış olan bir proletarya, iktisadi bir devrim yapma yetisine sahip
değildir. Bankalara elkoymaksızın, üretim araçları üzerindeki özel
mülkiyeti kaldırmaksızın kapitalizm yenik düşürülemez. Ne var ki, tüm
halkı, burjuvazinin elinden alınan üretim araçlarının demokratik
yönetimi için örgütlemedikçe, tüm emekçi halk yığınlarını, proleterleri,
yarı-proleterleri ve küçük köylüleri, saflarını ve güçlerini demokratik
bir biçimde örgütlemeleri ve devlet işlerine katılmaları için seferber
etmedikçe, bu devrimci önlemler uygulanamaz. Emperyalist savaşın,
demokrasiyi üç ayrı yönden yadsıdığı söylenebilir (a. her savaş "haklar"ın
yerine zorbalığı koyar; b. emperyalizm, bu haliyle demokrasinin
yadsınmasıdır; c. emperyalist savaş, cumhuriyeti monarşiyle eşitler), ne
var (sayfa 23) ki emperyalizme karşı sosyalist başkaldırının uyanışı ve
büyümesi, demokratik direnç ve huzursuzluğun artışıyla ayrılmaz biçimde
bağlantılıdır. Sosyalizm her devletin, dolayısıyla her demokrasinin
yavaş yavaş silinip ortadan kalkmasına yolaçar; fakat sosyalizm,
burjuvaziye, yani nüfusun azınlığına karşı zorbalıkla demokrasinin tam
gelişimini, yani tüm halk yığınlarının bütün devlet işlerine ve
kapitalizmin ortadan kaldırılmasının tüm örgün (complex) sorunlarına
gerçekten eşit ve gerçekten evrensel biçimde katılmasını, ancak
proletarya diktatörlüğü yoluyla bağdaştırabilir.
İşte demokrasi hakkındaki marksist öğretiyi unutan Kievski'nin kafasını
karıştıran "çelişkiler" bunlardır.
Mecazi anlamda konuşursak, savaş Kievski'nin düşüncesini öylesine baskı
altına almıştır ki, "emperyalizm yıkılsın" sloganını, her düşüncenin
yerini tutacak biçimde kullanmaktadır. Tıpkı "sömürgelerden çıkın" diye
haykırmanın, uygar ulusların "sömürgelerden çıkması"nın —ekonomik ve
siyasal açıdan— ne demek olduğuna illşkin tahlilin yerini tutmak üzere
kullanılması gibi.
Demokrasi sorununun marksist çözümü, proletaryanın, burjuvazinin
devrilmesini ve kendi zaferini hazırlamak üzere, bütün demokratik
kurumları ve bütün özlemleri, kendi sınıf savaşımında seferber etmesidir.
Böyle bir seferberlik kolay bir iş değildir. Bu, ekonomistlere, Tolstoy
vb. gibi düşünenlere göre, çoğu zaman, "burjuva" ve oportünist görüşlere
verilmiş, bağışlanmaz bir ödün gibi görünür. Tıpkı "mali-sermaye
çağı"nda, ulusların kendi kaderini tayin hakkına sahip olmalarını
savunmayı, Klevski'nin, burjuva görüşlere verilmiş, bağışlanmaz bir ödün
sayması gibi. Marksizm bize, belli bir kapitalist ülkenin burjuvazisi
tarafından (sayfa 24) yaratılan ve çarpıtılan demokratik kurumlardan
yararlanmayı yadsıyarak "oportünizmle savaşma"nın, oportünizme tümden
teslim olmak demek olduğunu öğretiyor.
Sosyalizm için iç savaş sloganı, emperyalist savaştan kurtulmanın en
kısa yolunu gösterir ve bizim savaşa karşı verdiğimiz savaşımı,
oportünizme karşı verdiğimiz savaşımla ilişkilendirir. Gerek savaş
zamanının özelliklerini —savaşın uzayıp gitme ve tam bir savaş "çağı"na
dönme tehdidini taşıması özelliklerini— ve oportünizmin
barışseverliğinden, yasalcılığından ve kendini "kendi" burjuvazisine
uyarlamasından tamamen farklı olarak bizim çalışmalarımızın genel
niteliğini doğru olarak dikkate alan tek slogan budur. Bunun yanısıra,
burjuvaziye karşı iç savaş, mülksüz yığınların mülk sahibi azınlığa
karşı, demokratik olarak örgütlenen ve demokratik olarak yönetilen
savaşıdır. Ne var ki, iç savaş da, bütün öteki savaşlar gibi, ister
istemez, hakların yerine zorbalığı geçirmek zorundadır. Fakat çoğunluğun
çıkarları ve hakları adına girişilen zorbalığın yapısı başkadır: Bu
zorbalik sömürücülerin, burjuvazinin "hakları"nı ayaklar altına alır;
ordunun ve "geri"nin demokratik bir biçimde örgütlenmesi sağlanmadıkça
başarılamaz. iç savaş, her şeyden önce ve derhal bankalara, fabrikalara,
demiryollarına, büyük toprak mülklerine, vb. zorla elkoyar. Fakat bütün
bunlara elkoymak için, bütün görevlilerin ve subayların halk tarafından
seçilmesi usulünü koymak, burjuvaziye karşı savaşı yöneten orduyu, halk
yığınlarıyla tam olarak kaynaştırmak, gıda üretiminin ve dağıtımının,
gıda ikmalinin, vb. yönetimini tam olarak demokratlaştırmak zorundayız.
İç savaşın amacı, bankalara, fabrikalara, vb. elkoymak, burjuvazinin tüm
direnme olasılıklarını yıkmak, onun silahlı kuvvetlerini
yıikmaktır. Ama savaş sırasında, bizler, kendi silahlı kuvvetlerimiz ve
kendi "geri"mizde, savaşla aynı zamanda demokrasiyi getirmez ve
yaygınlaştırmazsak, bu amaca, ne salt askeri, ne iktisadi, ne de siyasal
bakımdan ulaşılabilir. Biz şimdi yığınlara şöyle diyoruz (ve onlar bizim
haklı olduğumuzu içgüdüleriyle biliyorlar): "Onlar, büyük demokrasi
sloganlarıyla kılık değiştirtilmiş bir savaşta, emperyalist kapitalizm
için savaşmanızı sağlayarak sizi aldatıyorlar. Gerçek bir demokrasiye ve
sosyalizme ulaşmak için burjuvaziye karşı, gerçekten demokratik olan bir
savaş vermeniz gerekir ve vereceksiniz." Şimdiki savaş, zorbalık ve mali
bağımlılık yoluyla, ulusları, koalisyonlarda birleştiriyor ve "kaynaştırıyor".
Biz, burjuvaziye karşı kendi iç savaşımızda, ulusları, ruble zoruyla
değil, sopa zoruyla değil, zorbalıkla değil, fakat sömürücülere karşı
emekçi halkın gönüllü anlaşması ve dayanışması yoluyla birleştirecek ve
kaynaştıracağız. Burjuvazi açısından, bütün uluslar için eşit haklar
ilan edilmesi bir aldatmacadan başka bir şey değildir. Bizim açımızdan
ise bu, bütün uluslarin kazanılmasını hızlandırma ve kolaylaştırmanın
gerçeği olacaktır. Uluslar arasında etkin biçimde düzenlenmiş demokratik
ilişkiler olmadıkça —bunun sonucu olarak ayrılma özgürlüğü tanınmadıkça—
genel olarak tüm ulusların işçilerinin ve emekçi halkının burjuvaziye
karşı iç savaş vermesi olanaksızdır.
Burjuva demokrasisinden yararlanarak, proletaryanın, burjuvaziyle
oportünizme karşı, sosyalist ve tutarlı demokratik açıdan
örgütlendirilmesi. Başkaca yol yoktur. Başkaca çıkış yolu yoktur.
Marksizm, tıpkı yaşamın kendisi gibi, başkaca çıkış yolu tanımamaktadır.
Bu yolda, ulusların özgürce ayrılma ve özgürce kaynaşma hakkını
tanımalıyız, bunlardan sakınmamalıyız; ekonomik amaçlarımızın
"saflığı"nı bunların "kirleteceğinden" korkmamalıyız. (sayfa 27)
Ağustos-Eylül 1916'da yazıldı.
İlk kez Proletarskaya Revolutsia,
n° 7(90)'da, 1929'da yayınlandı.
Collected Works, Vol. 23, s. 22-27
LENIN |