MODERN SÖMÜRGECİLİK TEORİSİ
EKONOMİ POLİTİK, biri üreticinin kendi emeğine, diğeri başkalarının
emeğinin kullanılması ilkesine dayanan çok farklı türden iki özel
mülkiyet şeklini birbirine karıştırmaktadır. Bunlardan ikincisinin
yalnızca doğrudan birincisinin antitezi olmakla kalmayıp, mutlaka
onun mezarı üzerinde boy attığını da unutmaktadır. Ekonomi politiğin
yurdu Batı Avrupa'da, ilkel birikim süreci, aşağı yukarı tamamlanmış
bulunmaktadır. Burada, kapitalist rejim, ya doğrudan bütün ulusal
üretim alanını egemenliği altına almıştır, ya da ekonomik koşulların
henüz tam gelişmediği yerlerde, eski üretim tarzına bağlı olmakla
birlikte, (sayfa 784) yavaş yavaş çözülmekte olan bu üretim tarzıyla
yanyana yaşamaya devam eden toplum katlarını hiç değilse dolaylı
olarak denetleyecek durumdadır. Gerçekler, ideolojisinin yüzüne ne
kadar yüksek sesle haykırırsa, ekonomi politikçi, bu hazır bulduğu
sermaye dünyasına, kapitalizm-öncesi dünyadan devraldiği hukuk ve
mülkiyet kavramlarını, o kadar büyük bir çaba ve tatlı dillilikle
uygulamaktadır. Sömürgelerde durum başka türlüdür. Orada, her yerde;
kapitalist rejim, kendi emek koşullarını, kapitalisti değil,
kendisini zengin etmek için kullanan üreticinin direnişiyle
çarpışmaktadır. Birbiriyle taban tabana karşıt bu iki ekonomik
sistem arasındaki çelişki, pratikte, kendisini bir savaşım ile
ortaya koyar. Anayurdun gücüne sırtını dayayan kapitalist,
üreticinin kendi bağımsız emeğine dayanan üretim ve mülk edinme
tarzlarını yolunun üzerinden zorla temizler. Sermaye dalkavuğu
ekonomi politikçiyi, anayurtta, kapitalist üretim tarzı ile bunun
karşıtının teorik özdeşliğini öne sürmeye zorlayan aynı çıkar
düşüncesi, onu, sömürgelerde, bu karşıtlığı itiraf etmeye, iki
üretim tarzının uzlaşmaz karşıtlığını yüksek sesle ilân etmeye
zorlar. Bu amaçla, emekçiler mülksüzleştirilmeden ve buna uygun
olarak üretim araçları sermayeye dönüştürülmeden, emeğin toplumsal
üretme gücünün gelişmesinin, elbirliğinin, işbölümünün, geniş ölçüde
makine kullanımının vb. olanaksızlığını tanıtlamaya kalkışır. Sözde
ulusal zenğinlik adına ve yararına, halkı sefilleştirecek yapay
yolların araştırılması peşindedir. İşin burasında, büründüğü o mazur
gösterme zırhı, çürümüş ağaç kabuğu gibi parça parça dağılır. E. G.
Wakefield'in büyük meziyeti, sömürgeler[71] konusunda yeni bir şey
keşfetmesi değil, ama anayurttaki kapitalist üretim koşullarının
gerçeğini buralarda keşfetmiş olmasıdır. Himaye sisteminin,
başlangıçta,[72] anayurtta yapay olarak kapitalist imal etme
girişiminin olması gibi, İngiltere'de bir süre Parlamento yasaları
ile yürütülmeye çalışılan Wakefield'in sömürgecilik teorisi de,
sömürgelerde, ücretli-işçi imal etmeye yönelmiş bir girişimdi. O,
buna, "sistemli sömürgecilik" adını veriyor.
Her şeyden önce Wakefield, sömürgelerde ücretli işçi, kendi (sayfa
785) özgür iradesi ile kendisini satmak zorunda bulunan başka bir
insan yoksa, para, geçim araçları, makineler ve diğer üretim
araçları mülkiyetinin, bir adama, henüz bir kapitalist damgası
vurmadığını keşfetti. O, sermayenin bir şey olmayıp, şeylerin
aracılığı ile kişiler arasında kurulan toplumsal bir ilişki olduğunu
keşfetmişti.[73] Bay Peel'in, 50.000 sterlin değerinde üretim ve
geçim aracıyla birlikte, İngiltere'den kalkıp, ta Batı Avustralya'da
Swan nehrine gitmesine acır. Bay Peel, ayrıca, beraberinde erkek ve
çocuk 3,.000 kişilik bir işçi sınıfı götürecek kadar da ileri
görüşlüydü. Gideceği yere varınca, "Bay Peel'in yanında, yatağını
yapacak ya da nehirden su taşıyacak bir uşak bile kalmamıştı."[74]
Zavallı Bay Peel, her şeyi önceden düşünmüştü de, İngiliz üretim
tarzlarını Swan nehrine taşımayı akıl edememişti!
Wakefield'in aşağıdaki keşiflerinin anlaşılması için iki noktayı
belirtelim: Üretim ve geçim araçlarının, ilk üreticinin mülkiyetinde
kaldığı sürece sermaye olmadıklarını biliyoruz. Bunlar, ancak, aynı
zamanda, emekçiyi hem sömürme ve hem de boyunduruk altına alma aracı
olarak hizmet ettikleri zaman, sermaye halini alırlar. Ama onlardaki
bu kapitalist ruh, ekonomi politikçinin kafasında, maddi özleri ile
o kadar sıkı sıkıya kaynaşmıştır ki, o, bunlara, her durumda ve
hatta tam tersi oldukları zaman bile sermaye adını verir. Bu,
Wakefield'de de böyledir. Üstelik: üretim araçlarının, kendi
hesaplarına çalışan pek çok bağımsız emekçinin bireysel mülkiyeti
halinde parçalanmasına, sermayenin eşit olarak bölünmesi der.
Ekonomi politikçinin, feodal hukukçudan farkı yoktur. Bu hukukçu da,
salt parasal ilişkilere, feodal hukuğun sağladığı yaftaları
yapıştırdı.
"Eğer" diyor Wakefield, "toplumun bütün üyeleri, sermayenin eşit
kısımlarına sahip olsalardı ... hiç kimse kendi elleriyle
kullanabileceğinden fazla sermaye biriktirme dürtüsüne sahip olmazdı.
Toprak sahibi olma tutkusunun, ücretle tutulabilecek bir emekçi
sınıfın varlığını engellediği yeni Amerikan sömürgelerinde durum bir
dereceye kadar böyledir."[75] Bu nedenle, emekçi, (sayfa 786)
kendisi için biriktirebildiği sürece —bunu, ancak, üretim
araçlarının sahibi olarak kaldığı sürece yapabilir— kapitalist
birikim ve kapitalist.üretim tarzı olanaksızdır. Bunlar için mutlaka
gerekli olan bir ücretli-emekçiler sınıfı bulunmamaktadır. Bu
durumda, öyleyse, eski Avrupa'da emekçinin, kendi emek koşullarından
yoksun bırakılması, yani sermaye ile ücretli-emeğin birarada varlığı
nasıl mümkün oldu? Oldukça özgün türden bir toplumsal sözleşme ile.
"İnsanoğlu, sermaye birikimini hızlandırmak için", kuşkusuz Adem'den
beri varlığının tek ve son amacı olarak hayalinde beslediği "basit
bir yöntemi benimsedi: bunlar kendilerini, sermaye ve emek sahibi
olarak ikiye böldüler. ... Bu bölünme, bir uyum ve birleşmenin
sonucuydu."[76] Tek sözcükle: büyük insan kitlesi, "sermaye birikimi"
onuruna, kendisini mülksüzleştirdi. Şimdi insan, bu fanatikçe
kendini yadsıma içgüdüsünün, böyle bir toplum sözleşmesinin hayal
alanından gerçek âleme geçirebileceği insanlarla koşulların ancak
varolabileceği sömürgelerde, özellikle etkili olabileceğini
düşünebilir. Ama eğer öyleyse, kendiliğinden ve düzenlenmemiş ve
sömürgeciliğin yerine, onun tam karşıtı olan "sistemli sömürgecilik"
niçin gerekli görülüyor? Ama —ama— Amerikan Birliğinin kuzey
devletlerinde, halkın onda-birinin bile, ücretli-emekçiler tanımı
içine girebileceği kuşkuludur. ... İngiltere'de ... emekçi sınıf
halkın büyük kısmını oluşturur."[77] Ayrıca, sermayenin zaferi için,
emekçi insanlıkta kendini mülksüzleştirme dürtüsü o kadar azdır ki,
Wakefield'e göre, kölelik, sömürgeci zenginliğin biricik doğal
temelidir. Ne var ki, o kölelerle değil; özgür insanlarla iş görmek
zorunda olduğu için, onun sistemli sömürgeciliği yalnızca pis
aller'dir.[5*] "Saint Domingo'ya yerleşen ilk İspanyollar, hiç
İspanyol emekçi bulamadılar. Ama, emekçi olmaksızın sermayeleri
yokolup giderdi ya da en azından, herbirinin kendi elleriyle
kullanabileceği küçük küçük parçalara bölünürdü. İngilizlerin
kurdukları son sömürgede —Swan River sömürgesi— bu, fiilen böyle
oldu: burada, sermayeyi kullanabilmek için gerekli emekçi
yokluğundan, büyük bir sermaye, tohum, araç ve hayvan sürüsü yokoldu
ve hiç kimse kendi elleriyle (sayfa 787) kullanabileceğinden fazla
sermayeyi elde tutmadı."[78]
Halk yığınlarının topraktan mülksüzleştirilmesinin, kapitalist
üretim tarzının temelini oluşturduğunu görmüş bulunuyoruz. Oysa
bunun tersine özgür bir sömürgenin temeli şudur: toprağın büyük
kısmı hâlâ kamu mülkiyetidir ve bu nedenle her göçmen, daha sonra
geleceklerin aynı şeyi yapmalarını engellemeyecek şekilde, bunun bir
kısmını özel mülkü ve kişisel üretim aracı haline getirebilir.[79]
Hem sömürgelerdeki gönencin ve hem de kökleşliş düşkünlüğün
—sermayenin yerleşmesine karşı çıkışın— sırrı, işte buydu. "Toprağın
ucuz, herkesin özgür ve dileyen herkesin kendisi için kolayca bir
parça toprak edinebileceği yerde, emekçinin üründeki payı bakımdan
emek, yalnız pahalı olmakla kalmaz, ne fiyata olursa olsun toplu
emek bulmak da güçleşir."[80]
Sömürgelerde emekçinin, üretim araçlarından ve kökleri olan
topraktan ayrılmaları diye bir durumun henüz sözkonusu olmaması, ya
da tek-tük veya pek sınırlı ölçülerde görülmesinin yanısıra, ne
tarım sanayiden ayrılmış ve ne de köylülüğün kırsal ev sanayii
yokedilmiştir. Bu durumda, sermaye için iç pazar nereden
sağlanacaktır? "Köleler ile bunların, sermaye ile emeği belli
işlerde biraraya getiren patronları dışında, Amerikan nüfusunun hiç
bir kesimi, yalnızca tarımla uğraşmaz. Topraklarını işleyen özgür
Amerikalılar, daha başka birçok işler yaparlar. Kullandıkları
eşyalar ile araçların bir kısmını, çoğu zaman kendileri yaparlar.
Kendi evlerini çoğu kez kendileri yaptıkları gibi, emeklerinin
ürününü de, ne kadar uzak olursa olsun, pazara kendileri götürürler.
İplik eğirir, kumaş dokurlar; sabun ve mum yaptıkları gibi, çoğu
zaman kendi kullanacakları ayakkabılar ile elbiseleri de kendileri
yaparlar. Amerika'da toprağın işlenmesi, çoğu kez, demircinin,
değirmencinin ya da bakkalın ikinci bir işidir."[81] Böylesine garip
insanlar içinde, kapitalistler için, "perhiz alanı" nerededir?
Kapitalist üretimin büyük güzelliği şuradıdır: yalnız ücretli işçiyi
durmadan ücretli işçi olarak yeniden-üretmekle kalmaz, aynı zamanda,
sermaye birikimiyle orantılı olarak daima bir (sayfa 788) nispi
ücretli işçi artı-nüfusunu da üretir. Böylece, emeğin arz ve talep
yasası doğru çizgi üzerinde tutulur, ücret salınımları, kapitalist
sömürü için doyurucu sınırlar içersine alınır ve ensonu, emekçinin
kapitaliste toplumsal bağımlılığı, bu vazgeçilmez koşul güvenceye
alınmış olur; anayurtta kurnaz ekonomi politikçinin, alıcıyla satıcı
arasında, yani aynı derecede bağımsız iki meta sahibi, meta-sermaye
sahibi ile meta-emek sahibi arasında serbest bir sözleşme şeklinde
gösterdiği bu ilişki, aslında, tam bir bağımlılık ilişkisidir. Ama
sömürgelerde bu güzel hayal yıkılır. Burada mutlak nüfus, anayurda
göre çok daha büyük bir hızla artar, çünkü pek çok emekçi, bu âleme,
hazır yetişmiş insan olarak adımını atar, ama emek pazarı gene de
daima gerektiği kadar dolu değildir. Emeğin arz ve. talep yasası,
parçalanmıştır. Bir yandan eski dünya, durmadan, sömürmeye ve
"perhiz"e susamış sermaye yatırır, öte yandan, ücretli-emekçinin
ücretli-emekçi olarak düzenli yeniden-üretilmesi, çok münasebetsiz
ve kısmen de aşılamayan engellerle karşılaşır. Sermaye birikimine
oranla sayıca daima fazla ücretli-emekçi üretimine ne olmuştur?
Bugünün ücretli-işçisi, yarının kendi hesabına çalışan bağımsız
köylüsü ya da zanaatçısıdır. Emek pazarından çekilmiştir, ama
işevine de girmemiştir. Ücretli-emekçilerin, sermaye yerine kendi
hesabına çalışan, kapitalist beyler yerine kendilerini
zenginleştiren bağımsız üreticilere sürekli dönüşümü, kendi
bakımından, emek pazarının koşulları üzerinde çok olumsuz etkiler
yapar. Yalnız ücretli-emekçinin sömürü derecesi, aşırı ölçüde düşük
olmakla kalmaz. Ücretli-emekçi bağımlılık ilişkisi ile birlikte,
üstelik, perhizci kapitaliste olan bağımlılık duygusunu da kaybeder.
İşte size, bizim E. G. Wakefield'in bu kadar yiğitçe, böylesine
dokunaklı ve veciz biçimde çizdiği uygunsuzluklar tablosu.
Ücretli-emek arzı, ne sürekli, ne düzenli, ne de yeterlidir diye
yakınıyor. "Emek arzı, daima, sadece küçük değil, güvensiz ve
belirsizdir de."[82] "Kapitalist ile emekçi arasında bölüşülen ürün
büyük olduğu ölçüde, emekçi de o ölçüde büyük bir pay almakta ve o
hızla, o da kapitalist olmaktadır. ... Ömürleri uzun olanlardan
bile, çok azı, çok büyük ölçüde servet yığabilir."[83] Emekçiler
açık bir şekilde, kapitalistin, emeklerinin büyük bir kısmının
(sayfa 789) karşılığını vermekten kaçınmasına gözyummuyorlar. Kendi
sermayeleri ile Avrupa'dan kendi ücretli-işçilerini getirme
kararsızlığı da bir işe yaramıyor. Çok geçmeden, bunlar,
"ücretli-emekçi ... olmaktan çıkıyorlar; bunlar ... emek pazarında
eski patronlarının karşısına rakip olarak çıkmasalar bile, bağımsız
toprak sahibi oluyorlar".[84] Ne facia! Erdemli kapitalistimiz ta
Avrupalardan kendi parasıyla kendi rakiplerini getirmiş oluyor!
Dünyanın sonu geldi zaten! Tevekkeli değil, Wakefield, sömürgelerde
ücretli-işçilerden yana ne bağımlılık kaldı, ne de bağımlılık
duygusu diye boşuna yakınmıyor. Cömezi Merivale, yüksek ücretler
nedeniyle, sömürgelerde, "daha ucuz ve daha yumuşakbaşlı emekçilere
—kapitalistin onlardan emir almak yerine kendi koşullarını zorla
kabul ettirebileceği bir sınıfa büyük gereksinme bulunduğunu"
söylüyor. "Eski uygar ülkelerde emekçi özgür olmakla birlikte, doğa
yasası ile kapitaliste bağımlı idi; sömürgelerde bu bağımlılığın,
yapay yollardan yaratılması gerekir."[85] (sayfa 790)
Şimdi Wakefield'e göre sömürgelerdeki bu kötü durumun sonuçları
nedir? Üreticiler ile ulusal servetin, "barbarca parçalanıp
dağılması eğilimi".[86] Üretim araçlarının, kendi hesaplarına
çalışan sayısız sahipler arasında dağılması, sermayenin
merkezileşmesinin yanısıra, bileşmiş emeğin bütün temellerini de
yokeder. Birkaç yıl alabilecek ve sabit bir sermaye yatırımı
gerektirecek her büyük girişim, yürütülmesi yönünden engellerle
karşılaşır. Avrupa'da sermaye bir an bile duraksamadan yatırım
yapar, çünkü işçi sınıfı, onun, daima gereğinden fazla, daima
emrinde canlı bir ekini, parçasını oluşturur. Ama sömürgeler!
Wakefield son derece acıklı bir öykü anlatır. Kanadalı ve New York
eyaletinden bazı kapitalistlerle konuşmuştur; buralarda göçmen
dalgası sık sık durgunlaşıyor ve bir "fazla" emekçi tortusu
bırakıyordu. Melodramın kişilerinden birisi "Bizim sermayemiz",
diyor, "tamamlanması epeyce uzun bir zaman alacak pek çok girişimler
için hazırdı, ama çok geçmeden bizi bırakıp gidecek işçilerle bu
gibi girişimlere başlayamazdık. Bu göçmenleri, burada, işçi olarak
alıkoyabileceğimize güvenseydik, bunu, sevinerek hemen ve hem de
yüksek bir fiyatla yapardık: ve hatta bunlar bırakıp gitse bile,
gerektiğinde yenilerini bulabileceğimizden emin olsaydık, gene bu
işlere girişirdik.".[87]
Wakefield, İngiliz kapitalist tarımını ve onun "birleşik" emeğini,
Amerikan köylülerinin dağınık tarımçılığı ile karşılaştırdıkdan
sonra, farkında olmadan, madalyonun öteki yüzünü de bize gösterir.
Amerikan halk kitlesini, hali-vaktinde, bağımsız, girişken ve daha
kültürlü olarak betimler, oysa "İngiliz tarım emekçisi sefil bir
yaratık, bir dilencidir. ... Tarımda çalışan serbest emeğin ücreti,
Kuzey Amerika ile bazı yeni sömürgeler dışında hangi ülkede,
emekçinin yalnızca geçimini sağlamasının ötesine geçmiştir? ...
Kuşkusuz, İngiltere'de, çiftlik beygirleri, değerli bir mal olarak,
İngiliz köylülerinden daha iyi beslenirler.".[88] Ama, never
mind![6*] Ulusal zenginlik bir kez daha, niteliği gereği, halkın
sefaleti ile özdeştir. (sayfa 791)
Peki öyleyse, sömürgelerin anti-kapitalist kanseri nasıl
iyileştirilecektir? Eğer bir darbede, bütün toprak, kamu
mülkiyetinden özel mülkiyete dönüştürülmek istenseydi, elbette
kötülüğün kökleri, ama onunla birlikte sömürgeler de yokedilirdi.
Ustalık, bir taşla iki kuş vurmaktır. Öyleyse, hükümet, bakir
topraklara arz ve talep yasasının dışında, göçmenleri, toprak
satınalabilecek kadar para kazanması ve kendisini bağımsız bir köylü
haline getirebilmesi için uzun bir süre ücretle çalışmaya zorlayacak
şekilde yapay bir fiyat biçmeliydi.[89] Toprağın, ücretli-işçilerin
yanaşamayacakları bir fiyatla satılmasından, sağlanan fon, yani
kutsal arz ve talep yasasının ayaklar altına alınmasıyla,
ücretli-emekten sızdırılan bu para ile, hükümet, bu fonla orantılı
olarak Avrupa'dan sömürgelere meteliksiz insanlar getirir ve böylece
ücretli-emek pazarını kapitalistler için ağzı ağzına dolu
bulundurabilirdi. Bu koşullar altında, tout sera pour le mieux dans
le meilleur des mondes possibles.[7*] "Sistemli sömürgeciliğin"
büyük sırrı buydu. Wakefield, "bu planla" diye zafer çığlığı atıyor,
"emek arzı sürekli ve düzenli olmak zorundadır, çünkü önce, hiç bir
emekçi para kazanmak için çalışmadığı sürece toprak edinmeyeceğine
göre, ücret almak için birlikte çalışan bütün göçmen emekçiler, daha
fazla emekçi çalıştırılması için çalışmayı bırakan ve toprak sahibi
haline gelen her emekçi, toprak satınalmakla, sömürgeye taze emek
getirmek için bir fon sağlamış olacaktır.".[90] Devletin koyacağı,
toprak fiyatı, kuşkusuz "yeterli bir fiyat" olmalı — yani "emekçiyi,
bir başkası emek pazarında yerini dolduruncaya kadar, bağımsız
toprak sahibi haline gelmekten alıkoyacak"[91] kadar yüksek bir
fiyat olmalıdır. Bu "yeterli toprak fiyatı", emekçinin, ücretli-emek
(sayfa 792) pazarından toprağına çekilmesi için kapitaliste ödediği
fidye olarak kullanılan kibarca bir laftan başka bir şey değildir.
Emekçinin, önce, kapitalistin daha fazla emekçiyi sömürmesini
sağlayacak "sermaye"yi üretmesi gerekiyor; sonra, emek pazarında
kendisinden boşalan yeri doldurmak üzere hükümetin eski patronu
kapitalist için okyanus ötesinden getireceği locum tenens'in[8*]
masrafını karşılayacaktır.
İngiliz hükümetinin, Bay Wakefield'in özellikle sömürgelerde
kullanılmak üzere önerdiği bu "ilkel birikim" yöntemini yıllardır
kullanmış olması, çok karakteristiktir. Uğranılan başarısızlık,
kuşkusuz, Sir Robert Peel'in Banka Yasası kadar tam ve kesindi. Göç
akını, yalnızca İngiliz sömürgelerinden Birleşik Devletler'e
çevrilmiş oldu. Bu arada, Avrupa'da, kapitalist üretimdeki gelişme,
artan hükümet baskısıyla birlikte Wakefield'in önerisini gereksiz
duruma getirdi. Bir yandan, yıllar yılı Amerika'yı yöneten büyük ve
bitip tükenmez insan seli, Birleşik Devletler'in doğu kesiminde,
ardında kalıcı bir tortu bıraktı; Avrupa'dan gelen göç dalgası,
buradaki emek pazarına, batıya doğru olan göç akınının alıp
götürebileceğinden fazla insan getiriyordu. Öte yandan, Amerikan iç
savaşı muazzam bir ulusal borç getirmiş ve onunla birlikte vergi
baskısı arttığı gibi, aşağılık bir mali aristokrasi doğmuş,
demiryollarının, madenlerin vb. sömürülmesi için spekülatör
şirketler büyük parçalar halinde kamu topraklarını yağmalamış,
kısacası, çok hızlı bir sermaye merkezileşmesi olmuştur. Böylece, bu
büyük cumhuriyet, göçmen işçiler için vaadedilen toprak olmaktan
çıkmıştır. Ücretlerin düşürülmesi ve ücretli işçilerin bağımlılığı,
normal Avrupa düzeyine indirilmekten uzak olmakla birlikte,
kapitalist üretim burada dev adımlarıyla ilerlemektedir. İşlenmemiş
sömürge topraklarının, Wakefield'i bile isyan ettiren bir
utanmazlıkla, hükümet tarafından, aristokratlara ve kapitalistlere
peşkeş çekilmesi, özellikle Avustralya'da[92] gold-diggings'in[9*]
çektiği insan seli ve en küçük zanaatçılarla bile rekabet eden
İngiliz meta ithalâtı ile birlikte bol (sayfa 793) bir "nispi
artı-emekçi nüfus" yaratır ve hemen hemen her posta, "Avustralya
emek pazarının dolup taştığı" ve fuhşun yer yer Londra'daki
Haymarket kadar şehvetle geliştiği konusunda cansıkıcı haberler
getirir.
Her neyse, biz, burada, sömürgelerin durumu ile ilgilenmiyoruz. Bizi
ilgilendiren tek şey, eski dünyanın ekonomi politiğinin, yeni
dünyada keşfettiği ve damların üzerinden ilân ettikleri sırdır:
kapitalist üretim ve birikim tarzının ve dolayısıyla kapitalist özel
mülkiyetin, temel koşul olarak, bizzat kazanılmış özel mülkiyetin
yokolması, bir başka deyişle, emekçinin mülksüzleştirilmesidir.
(sayfa 794)