|
|
TÜRKİYE, KÜRDİSTAN
VE KOMİNTERN Komintern'in Türkiye, Türkiye'deki Kürt hareketleri ve bir
bütün olarak Kürdistan konusundaki tutumları ulusal sorun
karşısındaki Marksist-Leninist saptamaların ışığında ele alınmış
olmakla birlikte, günümüze kadar sürekli bir tartışma konusu
olmuştur. Öyle ki son yıllarda Irak'taki Kürt hareketleri
karşısında SSCB'nin tutumunun "istenildiği gibi olmadığı" sık
sık söylenmektedir. Bu açıdan bu konuyu özel olarak ele almak
gerekmektedir.
Komintern'in "Anadolu devrimi" ve "Kemalist yönetim"
konusundaki tavrı, 1924'lere kadar doğrudan Lenin tarafından
politik ilkeler temelinde belirlenmiştir. Bu politika
Türkiye'nin bağımsızlığını esas almıştır. Bu açıdan Türk
ulusunun kendi kaderini tayin hakkına sahip olması ve
emperyalizmden bağımsız bir ulusal-devlet kurulması yönünde
kullanılması gündemdedir. Öte yandan anti-emperyalist kurtuluş
mücadelesi SSCB tarafından sadece politik düzeyde değil, aynı
zamanda maddi alanda da desteklenilmiştir.
Anadolu'da Ankara'da kurulan BMM ve Kemalist yönetimin
SSCB tarafından tanınması ve ilişkilerin resmi düzeyde
sürdürülmesi 1921 yılında yapılmış olan Moskova anlaşması ile
gerçekleştirilmiştir. Ve ilk kez bu anlaşma metninde "Türkiye"
tanımlanmıştır.
Bilindiği gibi, Osmanlı imparatorluğunun I. yeniden
paylaşım savaşı sonunda yenilmesi ile topraklarının "paylaşımı"
gündeme gelmiştir. I. yeniden paylaşım savaşının ilk yıllarında
Lenin, bu savaşın en somut amaçlarından birisinin Osmanlı
İmparatorluğunun paylaşımı olduğunu belirtmiştir. Bu konuda
emperyalist ülkelerin kendi aralarında yaptıkları çeşitli gizli
anlaşmalar mevcuttur. Ancak 1917 Ekim Devrimi ve Brest-Litovski
anlaşması sonrasında Anadolu'da ikili iktidar durumunun
mevcudiyeti ve bu koşullarda yapılan Sevr Anlaşması karmaşık
sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Özellikle Ekim Devrimi ile ilk
sosyalist devletin kuruluşu ve bu devletin ulusların kendi
kaderlerini tayin hakkına özel bir önem verişi, Osmanlı
imparatorluğunun paylaşımını emperyalistler açısından (galip
devletler olarak) kolay çözümlenebilir olmaktan uzaklaştırmıştır.
11 Ocak 1918'de, yani Anadolu'da henüz ulusal hareket ortaya
çıkmamışken Lenin ve Stalin imzalı Ermenistan Kararnamesi'nde
şöyle denilmektedir:
"Rusya'nın işgali altında bulunan 'Türk
Ermenistanı'ndaki Ermeniler'in kendi kaderlerini, tam
bağımsızlığa varıncaya kadar olsa, serbestçe belirleme
konusundaki haklarını Rusya işçi ve köylü
hükümetinin desteklediğini, Halk Komiserleri
Sovyet Ermeni halkına ilan eder. Halk Komiserleri
Sovyetine göre, bu hakların gerçekleştirilmesi, ancak
Ermeni halkının serbestçe referandum yapmasını
sağlayacak bir takım önlemlerin önceden alınması ile
olanaklıdır." (abç)
Aynı kararnamede "sınır" sorunu şöyle ortaya konulmuştur:
"Türk Ermenistanı'nın coğrafi sınırlarını,
demokratik esaslara göre seçilen Ermeni halk
temsilcileri ile, komşu ve münakaşalı (islam ve başka)
illerin halkından demokratik esaslara göre seçilen
temsilciler ... birlikte kararlaştırırlar ve saptarlar."
(abç)
Ancak 3 Mart 1918'de imzalanan Osmanlı-Rus anlaşması ile,
"sınır çizgisi", 1877-78 Rus-Osmanlı savaşı öncesindeki
sınırın aynısı olacağı hükme bağlanmıştır. 1920 yılında Ankara'da ulusal bir meclisin toplanması ile
birlikte o güne kadarki tüm anlaşmalar ve pazarlıklar büyük
ölçüde işlemez hale gelmiştir. Sovyetler Birliği zorunluluk
yüzünden, kendi dış ilişkileri ilkelerine ters düşen hükümleri
kabul ettiği Brest-Litovsk anlaşması da bu açıdan önemli ölçüde
işlemez hale gelmektedir. Bu dönemde SSCB doğrudan Ankara ile
ilişki kurar ve bu ilişkisini geliştirmek istediğini belirtir.
Bu dönemde Çiçerin'in Ankara'ya gönderdiği 3 Haziran 1920
tarihli mektubu SSCB'nin olaylara nasıl baktığını açıkça
göstermektedir:
"Dış politikanın temel ilkeleri şunlardır:
1) Türkiye'nin bağımsızlığı, 2) İtiraz edilemeyecek kadar Türk toprağı olan
toprakların Türk devletine bağlanması, 3) Arabistan ve Suriye'nin birer bağımsız devlet
gibi ilanı, 4) Büyük Millet Meclisi'nce alınan karara göre,
Türkiye Ermenistan'ın, Kürdistan'ın, Lazistan'ın, Batum
bölgesinin, Doğu-Trakya'nın ve bütün Türk-Arap
halklarının karma olarak yaşadıkları devlet
topraklarının, kendi kaderlerini tayin etme hakkının
tanınması. Sovyet hükümeti olarak, mültecilerin ve
istekleri dışındaki sebeplerden dolayı göç etmek zorunda
kalan tüm göçmenlerin de bölgelerde serbestçe yapılacak
bir referanduma katılabilmeleri için, bunların yerlerine
getirilmelerini doğal sayıyoruz. 5) Büyük Millet Meclisi yönetimindeki yeni Türk
devletine ait topraklarda yaşamakta olan milli
azınlıklara Avrupa'nın en serbest hükümetlerinde milli
azınlıklara tanınan tüm hakların tanınması."
[182]
Bu ilkeler Ankara BMM'ye iletilmiş olmakla birlikte,
bunlar üzerinde tam bir anlaşma olmamış ve pratikte Kafkas-ötesi
alanda meydana gelen gelişmeler ve Rusya'daki iç savaş nedeniyle
özel bir anlaşma yoluna gidilmiştir. Böylece 16 Mart 1921'de
Moskova Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre:
"Milletlerin kardeşliği ilkesini ve halkların
kendi kaderlerini özgürce belirleme hakkını tanımakta
birleşen, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti ve Rusya
Federatif Sosyalist Cumhuriyet hükümeti (temsilcileri)
aşağıdaki maddeleri kararlaştırmışlardır:
1) Bağıtlı taraflardan her biri, taraflardan
birine yükletilmek istenen barış anlaşması ya da diğer
bir uluslararası bağıtı tanımayı ilke olarak kabul
ederler. RSCF hükümeti bugün BMM tarafından temsil
edilmekte olan Türkiye Milli Hükümeti'nden tanınmamış
Türkiye'ye ait hiçbir uluslararası bağıtı tanımamayı
kabul eder. Bu anlaşmada adı geçen 'Türkiye'
sözü
ile 28 Ocak 1920'de İstanbul'da toplanan Meclis-i
Mebusan tarafından kaleme alınmış ve tüm devletlerle
basına bildirilen Misak-ı Milli'nin kapsadığı arazi
amaçlanmıştır.
Türkiye'nin Kuzey-Doğu sınırları Karadeniz
kıyısında bulunan Sarp köyünden başlayarak, Hadis-Mata
dağı Şavşat dağı -suların ayrım çizgisi- Kani dağından
geçen, oradan sürekli olarak Ardahan ve Kars sancakları
sınırının kuzeyine, Arpaçay ve Aras telveğini izleyerek
Aşağı Karasu'nun Aras'a karıştığı yere varan çizgi ile
saptanmıştır." [183]
(abç)
Aynı anlaşmanın 8. maddesi ise şöyledir:
"Bağıtlı taraflar topraklarında diğer taraf
ülkelerinin ya da ülke parçalarının birisinin hükümet
görevini üzerine almak iddiasında bulunan örgüt ve
topluluğun oluşması ya da yerleşmesini ve diğer ülkeye
karşı mücadele amacıyla bulunan topluluğun yerleşmesini
kabul etmeyi yükümlenirler. Türkiye ve Rusya, Kafkasya
Cumhuriyetleri'ne karşı da karşılıklı işlem şartıyla
aynı yükümlülükte bulunurlar. Şurası kararlaştırılmıştır ki, bu maddelerde sözü
geçen Türkiye arazisi, doğrudan Türkiye BMM
hükümetinin sivil ve askeri yönetiminde bulunan arazidir."
[184]
(abç)
Bu maddelerin anlamlarını ayrıca açıklamaya gerek yoktur.
Ama bunları Sovyetler Birliği'nin tam istemi olarak değil, somut
tarihsel koşullara bağlı olarak ortaya çıkmış bir anlaşma
şeklinde düşünmek gerekir. Nitekim anlaşmanın imzalanma süreci
içersinde, Çiçerin, "Misak-ı Milli" yerine "hududu
ırkiye" denilmesini önerirken, daha önce Sovyetler
Birliği'nin dış politika ilkelerinin Ankara'ya ilettiği
mektubundaki "itiraz edilemeyecek kadar
Türk toprağı olan topraklar" ifadesi
ile uyum içinde davranılmasına çalışılmıştır. Ancak gerek
uluslararası durum, gerekse böyle bir tanımlamanın getireceği
teknik güçlükler (nüfus sayımı gibi) anlaşmanın imzalanması
önünde engel oluşturmaktaydı. Koşulların gerektirdiği hızla
sonuç alınması gereği, kaçınılmaz olarak fiili ve açık
tanımlamalar yapılmasını gerektirmiştir. Sonuçta iki tanım arası
-ve yer yer her iki tanımlamada yer alan- bir noktada anlaşmaya
varılmıştır. "Misak-ı Milli sınırları" olarak ortaya çıkan
Türkiye, anlaşmanın 8. maddesinde "fiili" durumları içerdiği
anlamında kullanılmıştır. Yani kesinkes "Misak-ı Milli"
sınırları değil, bu belirlenmişlik içinde Türkiye BMM
hükümetinin "sivil ve askeri yönetiminde bulunan arazi"
esas alınmıştır. Doğal olarak Misak-ı Milli sınırları bu
sınırlar içinde devlet otoritesi kurulduğu oranda kabul
edilmektedir. Bu tanımlama özellikle Türkiye'nin güney sınırları
açısından önem taşımaktadır. Yani Sovyetler Birliği güney
sınırlarını Misak-ı Milli'de ortaya konulmuş boyutta tanıma
garantisi vermemektedir. Ama bu topraklar üzerinde "sivil
ve askeri yönetim" yani devlet otoritesi sağlandığı durumda
tanıyacağını da beyan etmiş olmaktadır. Çiçerin'in "hududu
ırkiye" ifadesi, nüfus sayımı yapılmasa bile Van, Muş, Ağrı
ve Bitlis'in Ermenistan'a katılmasını
gerektirmektedir. Görüşmeler bu noktada kesintiye uğramışsa da,
daha sonra Sovyetler Birliği bu konuda ısrarlı olmamayı tercih
etmiştir. Çünkü bu bölgede Ermeni nüfusu yok denecek kadar azdır.
1915 Ermeni soykırımı ile "boşaltılmış" olan bu bölge açısından,
tarihsel haksızlık kabul edilmekle birlikte, fiili durum
bulunduğundan ve bunun düzeltilmesi olanaksız olduğundan,
anlaşma hükümleri kabul edilmiştir. Bu konuda, Lenin'in, ulusal
toprakların ayrılan taraf açısından "asgari"
olarak belirlenmesi gerektiği şeklindeki belirlemesi de
egemen olmuştur. Lenin 1914 yılında verdiği bir konferansta, "ulusal
sınırların" tesbitini "ulusal, ekonomik,
geleneksel vb." düzeyinde saptanması
gerektiğini ve "ulusal merkezler asgari
toprağa göre saptanmalı, azami toprağa
göre değil" [185]
demekteydi. Bu tutum Marksizmin "büyük devlet" konusundaki
tutumu ile örtüşmektedir. Yani "küçük ulusal adacıklar" yerine "büyük
devletler"in proletaryanın devrimci mücadelesi için çok daha
elverişli olması esas alınmıştır.
Özetlersek, Sovyetler Birliği ile yapılan Moskova
Anlaşması ile tanımlanan Türkiye, günümüzdeki Türkiye
Cumhuriyeti'ni ilk ve gerçek tanımlaması olması açısından
tarihsel öneme sahiptir. Böylece Türkiye sözcüğü; bu şekilde
Türkler'in ulusal toprakları (anayurtları) olarak değil,
devletin egemenliği altında bulunan topraklar olarak
belirlenmiştir. Dolayısıyla politik bir tanımdır.
Komintern'in Türkiye ve Kürt ulusal hareketleri
karşısındaki tutumu ise günümüzde de tartışma konusu yapılan
konuların başında gelmektedir. Şüphesiz burada Komintern'in
tutumunun, II. bunalım döneminde, tek ülkede sosyalizmin inşası
sorununun bulunduğu koşullar altında değerlendirilmesi ve bu
dönemdeki Kürt hareketlerinin nitelikleriyle birlikte ele
alınması gerekmektedir.
Komintern, yukarda da gördüğümüz gibi, doğrudan Sovyetler
Birliği'nin dış politikasının ilkeleri içersinde yer alan
ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasına özel bir
önem vermiştir. Bu açıdan Kürt ulusunun da kendi kaderini tayin
hakkını savunmuştur. Ancak sorun, bu hakkın tanınması olarak
yalın bir istek sorunu değil, aynı zamanda bir destek
sorunudur. Bu en açık biçimiyle Stalin tarafından ortaya
konulduğu gibi somut tarihsel koşullara göre ele alınan bir
politik tutumdur.
"Ulusal sorun, hiç de kesin olarak mutlak,
değişmez birşey değildir. Mevcut rejimin dönüşümü genel
sorununun bir parçası olduğu gibi, ulusal sorun, tamamen
toplumsal koşullar ülkede kurulmuş olan iktidarın
niteliği ve genel olarak, toplumsal gelişmenin tüm seyri
tarafından belirlenir." [186]
Böylece Komintern'in Kürt hareketleri karşısındaki tavrı,
"ulusların kendi kaderlerini tayin
hakkını tanımak, gerçekte, her ulusun
kendi kaderini tayin istemini desteklemek
anlamına gelmediği"
ve desteklemenin belli koşullamaya tabi olduğu şeklindeki
Leninist tesbittir.
İşte bu koşullamaya ilişkin olarak Komintern II. Dünya
Kongresi'nde (1920) şu kararlar alınmıştır:
"Feodal ya da ataerkil ve ataerkil-köylü
ilişkilerinin egemen olduğu daha geri devletlerle
uluslara gelince, şu noktaların göz önünde tutulması
özellikle önemlidir:
Birincisi, bütün komünist partileri, bu
ülkelerdeki burjuva-demokrat kurtuluş hareketlerine
yardım etmelidirler; en etkin biçimde yardım etme
görevi, herkesten önce, geri ulusun, sömürge olarak ya
da mali açıdan bağımlı bulunduğu ülkenin işçilerine
düşer. İkincisi, geri ülkelerde
din adamları, etkin
öteki gerici unsurlar ve ortaçağ unsurlarıyla savaşım
gereğidir.
Üçüncüsü, Avrupa ve Amerika emperyalizmine karşı
kurtuluş hareketini, hanların, toprak sahiplerinin,
mollaların, vb. gücünü artırma çabasıyla birleştirmeye
çalışan panislamcılıkla savaş gereğidir. Dördüncüsü,
geri ülkelerde toprak sahiplerine,
büyük toprak mülkiyetine ve feodalizmin bütün kalıntı ve
belirtilerine karşı köylü hareketine özel bir destek
gösterme ve Doğu'daki, sömürgelerdeki ve genellikle geri
ülkelerdeki devrimci köylü hareketiyle Batı-Avrupa
komünist proletarya hareketi arasında olabildiği ölçüde
yakın ilişki kurarak, köylü hareketine devrimci bir
nitelik kazandırma gereğidir. Kapitalist-öncesi
ilişkilerin egemen olduğu ülkelerde, 'emekçi halkın
sovyetini' vb. kurarak, sovyet sisteminin temel
ilkelerini uygulamak için her çabayı göstermek özellikle
önemlidir.
Beşincisi, geri ülkelerde burjuva-demokratik
kurtuluş eğilimlere komünist bir görünüş verme
çabalarına karşı kesinlikle savaş gereğidir. Komünist
Enternasyonal, sömürgelerle geri ülkelerdeki
ulusal-burjuva demokratik hareketleri bir koşulla
desteklemelidir. O koşul şudur; bu ülkelerde
komünistliği yalnızca sözde kalmayacak olan gelecekteki
proleter partilerin ögeleri birlikte ortaya çıkarılacak
ve kendi özel amaçlarını, yani kendi ulusları içindeki
burjuva-demokratik hareketlerle savaşım amaçlarını
anlayacak biçimde yetiştirilmiş olacaktır. Komünist
Enternasyonal, sömürge ve geri ülkelerdeki burjuva
demokrasisiyle geçici bir ittifaka girmeli, ancak
onlarla kaynaşmamalı, henüz ilk adımlarını atıyor olsa
bile proleter hareketin bağımsızlığını kesinkes yeğ
tutmalıdır.
Altıncısı,
siyasal yönden bağımsız devletler
görünümü altında, iktisadi, mali ve askeri yönden
tamamen kendilerine bağlı devletler kuran emperyalist
devletlerin sistematik olarak kullandıkları bu aldatmaca,
bütün ülkelerin, özellikle geri ülkelerin geniş emekçi
yığınları arasında sürekli olarak anlatılmalı, bu
aldatmacanın ipliği pazara dökülmelidir. Bugünkü
uluslararası koşullar altında, bağımlı ve zayıf ülkeler
için, sovyet cumhuriyetleriyle birlikten başka kurtuluş
yoktur." [187]
(abç)
Görüldüğü gibi, "ulusal sorunda
soyut ve biçimsel ilkeler ön plana
çıkartılamaz." [188]
Emperyalizmin hegemonyası altında bulunan feodalizmin egemen
olduğu ülkelerde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının
tanınması ile bunun kullanılması konusunda Komintern'in açık ve
net görüşleri bulunmaktadır. Yukarda ortaya konulduğu gibi, her
ulus kendi kaderini belirlerken, mevcut tarihsel koşulları göz
önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca Komintern, hangi ülkede, hangi
ulusal hareketlerin destekleneceğini bu kararı ile açıkça ortaya
koymuştur. Burjuva demokratik hareketlerin desteklenmesinde
ortaya konulan koşul ise oldukça önemlidir. Bu koşul, herhangi
bir ulusun, kendi kaderini belirleme hakkını bağımsız bir devlet
şeklinde kullandığı koşullarda komünist partisinin gelecekteki,
ulusal ölçekteki mücadelesinin engellenmemesi şeklindedir. Bunun
anlamı, devletin "demokratik cumhuriyet" olması gerektiğidir. Bu
kararla, milliyetçi görünüm altındaki dinsel ya da feodal
hareketler ile sosyalist görünümündeki milliyetçi hareketlerin
desteklenmeyeceği açıkça ortaya konulmuştur.
Kısacası, artık ulusal sorun, ulusların kendi kaderlerini
tayin hakkının temelinde, hangi koşullarda ve hangi koşullama
ile bu hakkın kullanılacağını içermektedir. Bu da ulusal
hareketlerin niteliği sorununu gündeme getirmektedir.
Sözün özü, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, ayrı devlet
kurma hakkı ile bu hakkın nasıl ve hangi biçimde
kullanılacağı somut olarak birbirinden ayrılmak zorundadır.
"Ulusların ayrılma özgürlüğü hakkı sorunu
ile, ulusun şu ya da bu anda ayrılma zorunluluğu
sorununu birbirine karıştırmamak gerekir. Proletarya
partisi, bu sorunu, duruma göre, her özel durum içinde,
tamamen tek başına bir sorun olarak çözümlemelidir.
Ezilen halklara ayrılma hakkını, kendi siyasal kaderini
tayin etme hakkını tanımakla, bundan ötürü, bu
durumdaki ulusların, belli bir zamanda, Rus devletinden
ayrılıp ayrılmamaları gerektiği sorununu çözmüş
olmuyoruz. Ben bir ulusa ayrılma hakkını tanıyabilirim,
ama bu, onu bunu yapmaya zorluyorum anlamına da gelmez.
Ulus ayrılma hakkına sahiptir, ama koşullara göre, bu
hakkı kullanmayabilir de. Böylece, kendi payımıza, proletaryanın, proleter devriminin çıkarlarına göre,
biz, ayrılığın yararına ya da ona karşı ajitasyon
yapmakta özgür kalıyoruz demektir. Böylece, ayrılma
sorunu, duruma göre, her özel durum içinde, tamamen tek
başına bir sorun olarak çözümlenmelidir ve işte tam bu
nedenledir ki, ayrılma hakkının tanınması sorununun, şu
ya da bu koşullar içinde ayrılmanın yararlılığı ile
karıştırılmaması gerekir. Kendi payıma, örneğin ben,
Kafkas-ötesi ile Rusya' nın ortak gelişmesini,
proletaryanın bazı savaşım koşullarını vb. göz önünde
tutarak, Kafkas-ötesi ülkelerinin ayrılmasına karşı
çıkabilirim. Ama eğer Kafkas-ötesi halkları gene de
ayrılmak isterlerse, bizden yana hiçbir muhalefete
rastlamaksızın, elbette ayrılacaklardır."
[189]
(abç)
İşte bu ilkeler ve kararlar ışığında Türkiye'deki Kürt
hareketi ve Kürdistan sorunu "tamamen tek başına bir sorun
olarak" ele alınmıştır. Ancak unutulmaması gerekir ki, ulusal
sorunda iki (bazen daha çok) taraf vardır ve dolayısıyla
koşullar ele alınırken bu taraflar da işin içine girmek
durumundadır. İşte bu boyutlarıyla 1925 Şeyh Sait isyanı, 1928
Ağrı isyanı, 1930 Zilan isyanı Komintern tarafından karar altına
alınmış Leninist ilkelere göre "özel" olarak değerlendirilmiş ve
"milliyetçi görünüm altında dinsel ayrıcalıkların ve feodal
çıkarların korunması"na yönelik olduğu düşünülerek
desteklenilmemiştir. Ama gene de "genç Türk burjuvazisinin" bu
isyanlar karşısındaki tenkil politikası, zor kullanması, sivil
halka yöneldiği ölçüde kınanmıştır. Komintern'in tavrı, görüleceği gibi, iki yanlı bir tahlili
gerektirmektedir: a) Kürt isyanının niteliği, b) Türk devletinin
niteliği. Bu iki yan, yaşanılan tarihsel koşullarla birlikte ele
alınmıştır. Bunların sonucu olarak 1923 sonrasında Kemalist
yönetime karşı Kürt isyanlarının "ulusal hareketler" olduğu
konusunda Komintern'in herhangi bir değerlendirmesi
bulunmamaktadır. Böylece, Komintern ve SSCB'nin, özellikle 1925
Şeyh Sait isyanı karşısında, bu isyanın "gerici", "feodal
milliyetçi", "dinsel amaçlı" olduğu düşünülerek, "genç Türk
burjuvazisi"nin yanında tavır alınmıştır.
Burada bir noktaya açıklık getirmekte yarar vardır.
Genellikle tarihi, revizyonizmin, pasifizmin, teslimiyetçiliğin
ve dönekliğin tarihi olan TKP'nin, bu niteliklerinden yola
çıkarak, Komintern'i "aldattığı", "yanılttığı", vb. iddialar
bulunmaktadır. Bu iddialar Dünya Komünist Partisi olarak
faaliyet gösteren bir örgüte ve yönetimine yapılmış önemli bir
suçlama olduğunu söyleyebiliriz. Herşeyden önce Komintern'in
kendine bağlı seksiyonlarınca iletilen bilgi ve
değerlendirmeleri, doğrudan hiçbir incelemeye tabi tutmaksızın
kabul ettiğini düşünmek, III. Enternasyonal'i küçümsemekle
özdeştir. Komintern'in somut gelişmeler karşısındaki tutumu,
doğrudan doğruya dünya kongrelerince kararlaştırılan ilkeler
doğrultusunda Komintern Yürütme Komitesi'nce belirlenmektedir.
1924 yılında yapılan Komintern 5. Dünya Kongresinde seçilen ve
1926 yılına kadar görev yapan Yürütme Komitesi üyelerini
anımsamak bile, bu konudaki iddiaları geçersiz kılacak
niteliktedir: Zinovyev, Buharin, Stalin, Kamanev, Rykov,
Togliatti, Bordiga, Clara Zetkin. Bu komünistlerin TKP
tarafından "aldatıldıklarını" düşünmek, "yanıltıldıklarını"
savlamak çocuksu bir kuşkuculuktan öte birşey değildir.
Diğer taraftan Komintern, özel olarak değerlendirmek
durumunda bulunduğu ülkeler için özel görevliler göndermektedir.
Bunlar olayı yerinde değerlendirerek, Yürütme Komitesi'ne rapor
sunmaktadır. Yani seksiyonların kendi raporları doğrudan ve
koşulsuz olarak kabul edilmemektedir. Örneğin 1921 yılında
Türkiye'ye iç savaşın ünlü komutanlarından Frunze gönderilmiş ve
pek çok kişi ve çevrelerle görüşmüştür. Bu doğrudan bir
proletarya partisinin -ki Komintern de bir dünya partisidir-
parti-içi denetim, istihbarat konusundaki tutumu ile ilintilidir.
Yine de Komintern'in bilgi kaynakları bunlarla da sınırlı
değildir. SSCB'nin diplomatik ilişki içinde bulunduğu ülkeler
açısından, bu ülkelerdeki SSCB temsilcileri ya da büyük elçileri
gelişen olayları ülkelerine iletmek durumundadırlar. Bu ilişki
doğrudan SSCB Dışişleri Komiserliği kanalıyla yürütülmektedir ve
uzun süre dışişleri doğrudan parti başkanlığına ya da genel
sekreterliğine bağlı olmuştur.
İşte bu nedenlerle, Komintern'in Türkiye ve Kürt isyanları
hakkında "yanlış" kararlar almasının nedeni olarak, ayrımsız "Türk
komünistleri"nin "Kemalist düşünceleri" olduğunu söylemek
yanlıştır. Eğer Komintern'in tutumu yanlış ise, bu konu tarihsel
olarak ele alınıp irdelenmeli ve Komintern tarihi içinde
değerlendirilmelidir. Yoksa, Komintern'in "şanlı tarihine" gölge
düşürmemek amacıyla ya da ulusal sorun üzerine en önemli teorik
katkılarda bulunmuş ve Komintern'in politikalarında büyük ölçüde
etkili olmuş Stalin'i "hatasız" kılmak amacıyla, yüzü yeterince
açığa çıkmış, pasifizmi ve kuyrukçuluğu tartışma konusu
olamayacak kadar açık olan TKP'ye herşeyi maletmek ve bu yolla
tüm Kürt isyanlarını ulusal-devrimci kurtuluş hareketi gibi
göstermeye çalışmak ve de tüm bunları "Türk solunun tarihsel
hatası" olarak nitelemek oldukça demagojik bir değerlendirme ve
ucuz bir yoldur.
Son olarak burada, daha önce belirttiğimiz bir hususu
anımsatmak istiyoruz. Bu, ulusların kendi kaderini tayin
hakkının nasıl kullanılacağı, yani ayrılma isteminin kimin
tarafından dile getirileceği sorunudur. Bu nokta
Komintern'in tavrında etkindir. Bu sorun, bir hareketin kitlesel
niteliğinden çok yönetici gücünün niteliği sorununu ön plana
çıkarmaktadır. Bir başka deyişle, hareketin üzerinde
hegemonyasını kuran hangi sınıf ya da kesimlerdir? Bu soruya
Kürt isyanları açısından Komintern'in yanıtı açıktır: "Gericiler,
dinciler, mollalar, İngiliz ajanları, şeyhler,
aşiret reisleri." Bütünsel
ifadeyle dinsel (klerikal) gerici gruplar Kürt isyanlarının
yönetici ve önder gücü olarak ortaya çıkmaktadır.[22*]
İşte Komintern'in desteklemediği yan budur ve bu tutum hareketin
kitle gücü ile karıştırılmamalıdır.
Kurtulus Ulusal Sorun Üzerine", THKP-C/HDÖ
Genel Komitesi tarafından, ilk kez 1989 yılında yayınlanmıştır
|