|
|
ULUSLARIN KENDİ KADERLERİNİ
TAYİN ETMESİ NEDİR?
Ulusların kendi kaderlerini tayin etmesi denen şeyi, marksist açıdan
incelemeye giriştiğimizde, elbette ki ilk karşılaşacağımız soru budur.
Bu terim ne anlama gelmektedir? Bunun yanıtını, türlü hukuk "genel
kavramlarından" çıkarılan hukuksal tanımlamalarda mı aramalıyız, yoksa,
ulusal hareketlerin tarihsel ve iktisadi incelemesinde mi bulmaya
çalışmalıyız.
Semkovskilerin, Liebmann ve Yurkeviçlerin bu soruyla hiç ilgilenmemiş
olmaları, ve herhalde ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleri
konusunun yalnızca 1903. Rus programında[32] değil, 1896 Londra
Uluslararası Kongresinin kararında da (ki, bu kongreyi, sırası
geldiğinde ayrıntılı olarak ele alacağız) ele alındığını bilmeyerek,
marksist programın "muğlaklığı"nı eleştirmekle yetinmelerine şaşmamak
gerekir. Şaşılacak olan şey, sözkonusu sorunun, iddia edilen soyutluğunu
ve metafizik niteliğini geniş ölçüde reddeden Rosa Luxemburg'un da
soyutlama ve metafizik günahını işlemesidir. Konunun hukuksal
tanımlamalarla mı, yoksa bütün dünyadaki ulusal hareketlerin deneyimiyle
mi belirleneceği sorusunu açık-seçik olarak hiç bir yerde kendi kendine
sormadan, (ulusun iradesinin nasıl saptanacağı sorunu üzerinde o
eğlendirici spekülasyon dahil) ulusların kendi kaderini tayin konusunda
devamlı olarak genellemelere kayan, (sayfa 54) Rosa Luxemburg'un kendisi
olmuştur.
Bir marksistin ele almaktan kaçınamayacağı bu sorunun açık-seçik ve tam
olarak ifade edilişi, Rosa Luxemburg'un kanıtlarının onda-dokuzunu hemen
sarsardı. Rusya'da, ulusal hareketler, ilk kez ortaya çıkmıyor; ve bu
hareketler; yalnızca Rusya'ya özgü şeyler de değildir. Bütün dünyada
kapitalizmin feodalizme karşı sonal zaferi dönemi, ulusal hareketlerle
ilgili olmuştur. Bu hareketlerin iktisadi temeli, meta üretiminin, tam
zaferini sağlamak için yurt-içi pazarı ele geçirmek zorunda olması, aynı
dili konuşan bir halkın yaşadığı bölgeleri siyasal bakımdan birleştirme
zorunda olması gerçeğinde yatar, ve bu dilin gelişmesini ve yazınsal
alanda kök salmasını önleyen bütün engeller ortadan kaldırılmalıdır. Dil,
insanlar arasında anlaşmayı sağlayan en önemli araçtır. Modern
kapitalizme uygun ölçüde, gerçekten özgür ve geniş ticari alışveriş için,
ayrı ayrı sınıflar halinde özgürce ve geniş ölçüde gruplandırılabilmesi
ve ensonu, pazarda, büyük ya da küçük, satıcı ya da alıcı durumunda her
meta sahibiyle ayrı ayrı sıkı bağlar kurabilmek için en önemli koşullar,
dil birliği ve dilin engelsiz gelişmesidir.
Onun için, her ulusal hareketin eğilimi, modern kapitalizmin
gereksinmelerinin en iyi karşılanabileceği ulusal devletlerin oluşumuna
doğru bir eğilimdir. En derin iktisadi etkenler bizi bu amaca doğru
sürükler, ve bundan ötürü, bütün Batı Avrupa için, ,hayır, bütün uygar
dünya için kapitalist dönemin tipik, normal devleti, ulusal devlettir.
Demek ki, eğer biz, ulusların kendi kaderlerini tayin etmesi kavramının
anlamını, hukuksal tanımlamalarla cambazlıklar yaparak ya da soyut
tanımlamalar "icat ederek" değil de, ulusal hareketlerin tarihsel ve
iktisadi koşullarını inceleyerek öğrenmek istiyorsak, varacağımız sonuç,
kaçınılmaz olarak, ulusların kendi kaderlerini tayin etmesinin o
ulusların yabancı ulusal bütünlerden siyasal bakımdan ayrılma (sayfa 55)
ve bağımsız bir ulusal devlet oluşturmaları anlamınageldiği sonucudur.
Daha aşağıda, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını, devlet
olarak ayrı varlık hakkından başka bir anlamda kullanmanın niçin yanlış
olacağının başka nedenlerini de göreceğiz. Şimdilik,biz, Rosa
Luxemburg'un, ayrı bir ulusal devlet kurma özleminin derin iktisadi
temellere dayandığı kaçınılmaz sonucunu "yok saymak" yolunda çabaları
üzerinde durmalıyız.
Rosa Luxemburg, Kautsky'nin Milliyet ve Enternasyonalizm adlı broşürünü
iyi bilmektedir. (Die Neue Zeit,[33] n° 1'in eki, 1907-1908; Rusça
çevirisi: Nauçnaya Mysıl.[34] O, bu broşürün dördüncü bölümünde,
Kautsky'nin, ulusal devlet, sorununu inceden inceye tahlil ettikten
sonra, Otto Bauer'in "bir ulusal devlet kurmaya doğru iten gücü
küçümsediği" (s. 23) sonucuna vardığını bilmektedir. Bizzat Rosa
Luxemburg, Kautsky'den şu sözleri aktarmaktadır: "Bugünün koşullarında
en uygun devlet biçimi, ulusal devlettir" (yani ortaçağ,
kapitalizm-öncesi vb. koşullarından farklı olarak, bugünün kapitalist,
uygar, iktisadi bakımdan ilerici koşulları). Biz, buna, Kautsky'nin
vardığı daha da kesin sonucu eklemeliyiz: türdeş olmayan (hetérogène)
uluslardan meydana gelen devletler (ki bunları ulusal devletlerden
ayırdetmek için ulusal-topluluklar devletleri denmektedir) "her zaman,
iç yapıları, herhangi bir nedenle anormal ya da gelişmemiş bir durumda
kalmış" (geri) devletlerdir. Söylemeye gerek yok ki, Kautsky, anormal
sözcüğünü gelişen kapitalizmin isteklerine en iyi uyan şeylere uyamama
anlamında kullanmaktadır.
Sorun, şimdi Rosa Luxemburg'un, Kautsky'nin bu noktada vardığı tarihsel
ve iktisadi sonuçları nasıl ele aldığı sorunudur. Bu sonuçlar doğru
mudur, yoksa yanlış mı? Tarihsel ve iktisadi teorisiyle Kautsky mi
haklıdır, yoksa teorisi psikolojik bir temele dayanan Bauer mi? Bauer'in
kuşku (sayfa 56) götürmez "ulusal oportünizmiyle", ulusal kültür
özerkliğini savunmasıyla, aşırı milliyetçilik hevesiyle (Kautsky'nin
dediği gibi "şurada burada ulusal yöne bir vurgu"), "ulusal yönü aşırı
ölçüde abartması ve enternasyonal yönü tamamen unutması" (Kautsky) ile
ulusal devlet kurma doğrultusunda güçlü eğilimi küçümsemesi arasındaki
bağ nerdedir?
Rosa Luxemburg bu soruna değinmedi bile. Bu bağı aramanın gereğinin
farkına bile varmadı. Hatta o, Bauer'in teorik görüşlerinin bütününü
tartmadı bile. Ve o, ulusal sorunun tarihsel ve iktisadi teorisiyle
psikolojik teorisi arasında bir kıyaslama da yapmamıştır. Kautsky'yi
eleştiren şu gözlerle yetinmiştir:
"... 'En iyi' ulusal devlet, teori bakımından kolayca geliştirilip
savunulabilen, ama gerçeğe uymayan bir soyutlamadan başka bir şey,
değildir." (Przeglad Socjaldemokratiyczny, 1908, n° 6, s: 499.)
Ve bu cüretli beyandan, sonra, büyük kapitalist devletlerin gelişmesini,
ve emperyalizmin küçük ulusların "kendi kaderlerini tayin etme hakkı"nı
bir düş haline getirdiği iddiası gelmektedir.
Rosa Luxemburg şöyle diyor: "Şekil bakımından bağımsız olan, ama
bağımsızlıkları Avrupa dengesi denen siyasal savaşım ve diplomatik
oyunun sonucu olan Karadağlıların, Bulgarların, Romanyalıların, ,Sırpların,
Yunanlıların, hatta İsviçrelilerin 'kendi yazgılarına sahip
olamamalarından' sözedebilir miyiz?"! (s. 500.) Koşullara en uygun olan
devlet, "Kautsky'nin sandığı gibi, ulusal devlet değildir, asalak
devlettir." Ve ardından, Fransız, İngiliz sömürgelerinin ve öteki
sömürgelerin büyüklüğüyle ilgili birçok rakam verilmektedir. İnsan bu
gibi iddiaları okurken, yazarın, konunun özünü anlamamakta gösterdiği
başarıya şaşmadan edemiyor! Ağırbaşlı bir, tutum takınarak, Kautsky'ye,
küçük devletlerin iktisadi bakımdan büyük devletlere bağımlı olduklarını,
(sayfa 57) öteki ulusları ezip sömürmek için burjuva devletler arasında
bir savaşımın sürüp gittiğini, emperyalizmin ve sömürgelerin varolduğunu
öğretmeye kalkışmak, akıllı görünme yolunda çocukça çaba gösterme
gülünçlüğüne, düşmektir, çünkü, bütün bunların konuyla bir ilgisi yoktur.
Yalnızca küçük devletler değil, örneğin Rusya bile, "zengin" burjuva
ülkelerin emperyalist mali sermayesinin gücüne iktisadi bakımdan tam
bağımlı durumdadır. Yalnızca küçücük Balkan devletleri değil, Marx'ın
Kapital'de[35] belirttiği gibi, 19. yüzyılda Amerika bile, iktisadi
bakımdan, Avrupa'nın bir sömürgesiydi. Her marksist gibi, Kautsky de,
elbette ki bunları bilmektedir; ama, bunların, ulusal hareketler ve
ulusal devlet sorunuyla bir ilgisi yoktur.
Rosa Luxemburg, burjuva toplumda, ulusların siyasal kaderlerini
kendilerinin tayin etmeleri ve devletlerin bağımsızlığı sorununun yerine,
bunların iktisadi bağımlılığı sorununu koymuştur. Bir burjuva devlette,
parlamentonun, yani ulus temsilcileri meclisinin üstünlüğünü bir program
talebi olarak tartışırken, birinin kalkıp da bir burjuva ülkede her
rejim altında büyük ,sermayenin en üstün güç olduğu yolundaki tamamen
doğru görüşü ileri sürmesi ne kadar akıllıca bir davranışsa, Rosa
Luxemburg'un bu sözlerini de o ölçüde akıllıca sözler saymak gerekir.
Kuşkusuz, dünyanın insanca en kalabalık parçası olan Asya'nın büyük bir
kısmı, "büyük devletlerin" sömürgelerinden ya da ulus olarak büyük
ölçüde bağımlı olan ve ezilen devletlerden oluşmuştur. Ama herkesçe
bilinen bu durum, Asya'nın kendisinde meta üretiminin en mükemmel
gelişmesi için, kapitalizmin en özgür, en geniş ve hızlı büyümesi için,
koşulların Japonya'da yaratılmış olduğu, yani ancak bağımsız ulusal bir
devlette yaratılabildiği kuşku götürmez gerçeğini herhangi bir biçimde
sarsabilir mi? Japon devleti bir burjuva devlettir, bu nedenle o da
başka ulusları ezmeye ve sömürgeleri boyunduruk altına almaya
başlamıştır. (sayfa 58) Asya'nın, Avrupa gibi, kapitalizmin yıkılışından
önce, bir bağımsız ulusal devletler sistemi içinde kristalleşmeye zaman
bulup bulamayacağını söyleyemeyiz; ama tartışılmaz bir gerçektir ki,
kapitalizm, Asya'yı uykusundan uyandırdığı için, bu kıtanın da her
yerinde ulusal hareketleri depreştirmiştir; bu hareketlerin eğilimi,
orada, ulusal devletlerin yaratılması doğrultusundadır; kapitalizmin
gelişmesi için en iyi koşullar, bu tür devletlerin oluşmasıyla
sağlanabilir. Asya örneği, Kautsky'nin lehinde ve Rosa Luxemburg'un
aleyhinde kanıt sayılmalıdır.
Balkan devletleri örneği de, Rosa Luxemburg'un iddialarını çürütmektedir,
çünkü şimdi herkes görebilmektedir ki, Balkanlarda kapitalizmin
gelişmesi için en elverişli koşullar, bu yarımadada bağımsız ulusal
devletler yaratılabildiği ölçüde gerçekleştirilebilmektedir.
Onun için, Rosa Luxemburg yanılmaktadır, bütün ilerici uygar insanlığın
örneği olduğu gibi, Balkanların ve Asya'nın örnekleri de, Kautsky'nin bu
konudaki tutumunun kesin olarak doğru olduğunu tanıtlamaktadır. Ulusal
devlet, kapitalizmin kuralı ve "norması"dır; türdeş olmayan uluslar
devleti, geriliği temsil eder, ya da istisnadır. Ulusal ilişkiler
bakımından, kapitalizmin gelişmesi için en elverişli koşulları, kuşkusuz,
ulusal devlet sağlar. Bu, elbette ki, böyle bir devletin, burjuva
ilişkileri koruduğu sürece, ulusların sömürülmesini ve ezilmesini
önleyebileceği anlamına gelmez. Bu, ancak, marksistlerin, ulusal
devletler kurma özlemini doğuran güçlü iktisadi etkenleri görmezlikten
gelemeyecekleri anlamına gelebilir. Bu, marksistlerin programındaki "ulusların
kendi kaderlerini tayin etmeleri" ilkesi, tarihsel ve iktisadi bakımdan,
siyasal kaderlerini tayin etme, siyasal bağımsızlık, ulusal bir devletin
kurulmasından başka bir anlama gelemez demektir.
"Ulusal devlet" kurma yolunda burjuva demokratik istemin, marksist
açıdan, yani proleter sınıfı bakımından hangi (sayfa 59) koşullarda
destekleneceği konusu ileride ayrıntılı olarak incelenecektir. Biz,
şimdilik, "kendi kaderini tayin etme" kavramının tanımlanmasıyla
yetiniyoruz ve yalnızca Rosa Luxemburg'un bu kavramın ("ulusal devlet")
ne anlama geldiğini bildiğini, oysa onun oportünist yandaşlarının,
Liebmann'ların, Semkovskilerin, Yurkeviçlerin bunu bile bilmediklerini
belirtiyoruz.
LENIN |