MERKEZSİZ DÜNYA YALANI VE
“ULUS-DEVLET TÜKENDİ” SAHTEKARLIĞI
Postmodern gericilik tarafından da “sol” cenahtan desteklenen
“merkezsiz dünya” yanılsaması, “küreselleşme çağında ulus
devletlerin geçersizleştiği” ve ulusal çaptaki her türden devrimci
girişimin artık yalnızca imkânsız değil aynı zamanda aptalca olduğu
yolundaki yaygın inanış, yeni sürecin en önemli ideolojik
saldırısının sonucudur.
Ulus devletlerin küçülerek yok olmaya doğru gittiği iddiasının açık
bir sahtekârlığa denk düştüğünü ve tam aksine yeni süreçte
devletlerin kapitalist ekonomideki ağırlığının 1945-80 dönemine göre
farklı bir yoldan da olsa daha da arttığını, dolayısıyla emperyalist
devletlerden bağımsız, merkezsiz bir sömürü ortamının gerçekte
mevcut olmadığını Sosyalist Barikat’ın son üç sayısında yayınlanan
“Devlet, Değişim ve Devrimci Olanaklar” yazımızda yeterince
göstermiştik. Bu yanılsamanın tersine son on yılda emperyalist
devlet yapıları, özellikle de ABD emperyalizmi, Sovyet tehditi
bahanesine yaslanılan eski zamanlara oranla çok daha büyük bir baskı
ve zor aygıtı inşa etmiş ve askeri harcamaları/yatırımları birkaç
misli artırmıştır.
Bu iddianın yeni sömürge ülkeler açısından da geçerli olmadığı son
derece net biçimde ortadadır. Yeni sömürgeciliğin derinleştirilmekte
olan güncel biçimlerinde belli bazı ülkelerin “eksen” olarak
seçilmesine de bağlı olarak politik bağımlılık ilişkisi yeni ve daha
“içsel” bir biçim almakta, ancak iddianın tam tersine bu ilişki
geçmişe göre “kukla” tanımlamasını çok daha fazla hak etmektedir.
Özellikle Türkiye örneğinde görüldüğü gibi parlamenter alanı da
etkisizleştiren ve kilit ekonomik, politik, askeri konuları daha
derindeki bir oligarşik yapı üzerinden yürüten bir tarz, bu kukla
oyununun en belirgin biçimidir. “Devletin küçültülmesi” adı altında
yapılan neoliberal operasyonla sosyal kurumlar tasfiye edilirken,
öte yandan ekonominin ve temel politik-askeri kurumları normal
siyasal işleyişin tümüyle dışına çıkarılarak daha da “özerkleştirilmiş”,
böylece, ithal ikameci döneme oranla çok daha fazla dışa bağlanmış
olan politik-iktisadi yapı, artık özel dışsal direktif ve darbelere
gerek kalmayacak ölçüde derin ilişkilerle emperyalist metropollerin
denetimi altına sokulmuştur. Neoliberal ideologların bütün bu
içiçelik ve ‘tam bağımlılık” ilişkilerini “ulus devletin aşılması ve
küreselleşmenin icaplarına uyulması” olarak göstermesi ise tümüyle
sahtekârlıktır; tam tersine yeni süreç, “ulus-devlet”in artık
“aşıldığını” değil, Türkiye ve benzeri ülkelerde gerçekten “ulusal”
hiçbir kırıntının bırakılmadığını, her şeyin sefil bir soysuzluk ve
onursuzluk batağına battığını göstermektedir.
Öte yandan daha alt kategorilere, yani dünyanın “kaybetmişleri”ne,
“en dibe itilmiş olanlara” gelindiğinde ise, bu ülkelerde durum daha
vahimdir ve hiçbir yanılsamaya yer vermeyecek ölçüde açıktır. Hatta
bazı ülkeler bağlamında düşünülürse, emperyalizm, neredeyse eski
açık işgal biçimlerini ve sömürge valiliği uygulamalarını aratır bir
yeni tarza da yönelmiştir. Bugün Somali’den Afganistan’a birçok
ülkede düpedüz açık emperyalist işgal vardır ve askeri valilik
uygulamasıyla “kukla” hükümetlerin sefil bileşimlerinden oluşan bir
siyasal statü sürdürülmektedir. Muhtemelen Irak için tasarlanan
gelecek de bundan farklı olmayacaktır; daha şimdiden ABD ordusunun
bölgede uzun süre kalacağı ve “Irak Muhalefeti” denilen kuklalar
koalisyonuyla birlikte ülkeyi yöneteceği dillendirilmektedir. Öte
yandan Venezuela’da bir kez denenip fiyasko ile sonuçlanan darbenin
başka biçimlerde yeniden organize edilmesi, örneğin büyük bir
istikrarsızlık sonucunda bir BM müdahalesi operasyonuna başvurulması
ihtimal dışı değildir. Emperyalizm yarattığı yanılsamalı ortamda,
klasik sömürgeciliğin bir biçimi olarak bu tür manda rejimlerini
meşrulaştırıyor.
Yani sonuçta, ne emperyalist metropoller bağlamında ne de bağımlı
ülkeler çerçevesinde ilişki ve çelişkilerin devletsel ve ulusal
alanın dışında gerçekleştiği ve öyleyse günümüz dünyasında herhangi
bir biçimde bağımsızlık-ulusal devlet iddiasının, dolayısıyla
devrimlerin anlamsızlaştığı yolundaki yaygara, yaygın olduğu ölçüde
de yanlıştır.
M. SEYHAN, Barikat