|
|
ÜLKE GERÇEĞİ, ULUSAL ANTİ-EMPERYALİST
MÜCADELEYİ HER DÖNEMDEN DAHA ÇOK ZORUNLU KILIYOR
Dominik
Emperyalist egemenliğin yeni biçimlerinin ülkemizde oluşturdugu
sosyal, ekonomik ve politik durum, anti-emperyalist, ulusal halk
mücadelesini zorunlu kılıyor. Neoliberal politikalar, ilerici yönde
değişim için mücadelenin siyasi nedenlerini ve toplumsal temelini
genişletti. Sorun, bizim bu sonuçları kavramamız ve devrimci
perspektifi güçlendirmemizdir. Komünist Emek Partisi, bu koşullarda
başkaldırı anını yaklaştırmak için çaba sarfedecektir.
Uluslararası Para Fonu'nun ve neoliberalizmin yönelimleri
Onbeş yıldan beri ülkemiz, neo-liberal anlayışların ve IMF'nin
dayattığı sosyal, ekonomik ve politik çizgiye tabi kılınmıştır.
Geniş kitleler üzerindeki sonuçları gözönünde bulundurulduğunda,
ülkemizin bundan daha fazla çöküntüye gidemeyeceğini söyleyebiliriz.
Bu politikaların dramatik ve açık sonucu, yoksulluğun sürekli
büyümesidir. Bazı araştırmalara göre toplam nufusun yüzde 70'i, yani
5 milyon civarında insan, yoksulluk sınırı altında yaşamaktadır. Bu
durum, belli bir zaman diliminde toplumun refah düzeyini görmemize
olanak tanıyan değişik toplumsal belirtiler çerçevesinde kendisini
yansıtıyor.
Devlete sosyal yük olarak gösterilen alanlarda kısıntılar politikası
devam ediyor. Bu politika, az gelirli ya da hiç geliri olmayan
kesimleri sağlık, eğitim ve insanın gelişimi için hayati önem
taşıyan hizmetler alanında yoksunluk ve büyük zorluklar içerisinde
bırakıyor. Sağlık alanında, muayene, hastahane ve kamu
dispanserlerinin toplam giderleri 1977 yılı baz alınırsa, 1980 -1995
arası dönemde yüzde 60-70 civarında kısıtlandı. Devlet, sağlık
alanında, her Dominik vatandaşı için sadece 14 pesos 'harcamış'
durumda.
Eğitim alanında ise, 1980'de brüt ulusal gelirin yüzde 2.1'i
ayrılmışken, bu miktar 1990'da yüzde 1'e düştü. Bu alanda hükümetin
üstlendiği pay aşırı derecede düştü. 1977'de bu alanın yaklaşık
yüzde 65'i devlet tarafından finanse ediliyorken, İMF planlarının
uygulanmaya başlanması ve özel sektöre devredilen payın büyümesiyle
bu rakam, yüzde 45'e düştü. Şüphesiz ki bu durum, en çok yoksul
kitleleri etkiledi. 1980 ve 1977 yıllarının rakamları
karşılaştırıldığında şu korkunç verileri elde ederiz: Dominik
nüfusunun en yoksul yüzde 40'lık kesiminin eğitim giderleri yüzde
430 civarında artarken, en zengin yüzde 5'lik kesimin giderleri,
yüzde 125 civarında arttı. Sağlık alanında ise yoksul ailelerin
giderleri ikiye katlandı.
Tüm bunlar, zenginliklerin belirli ellerde yoğunlaşmasına paralel
olarak gerçekleşiyor. Zenginlikler gittikçe daha az kişinin elinde
yoğunlaşırken, nüfusun çoğunluğu yoksullaşmaktadır. İnter-Amerika
Kalkınma Bankası'nın (BID) verilerine göre Dominik Cumhuriyeti
nüfusunun yüzde 95'inin yıllık geliri 12.500 Dominik doları
seviyesindedir ve bu da mutlak yoksulluk seviyesinin altındadır.
Sadece bu veriler bile, yoksulluğumuzun neoliberal politikaların
açık sonucu olduğunu ve ülkenin bağımsızlığı ve ilerleme için buna
karşı mücadele etmemiz gerektiğini ortaya koyuyor. Bu sorunların
dışında, aynı politikanın sonucu olarak ülkemizin yiyecek maddeleri
bakımından kendi kendini idare kapasitesini ve egemenliğini ipotek
altına alan ulusal üretim bazının gittikçe parçalanmasına tanık
oluyoruz. Ekonomik ve politik bağımsızlığını korumak isteyen hiç bir
ülke, dışardan alış potansiyeli ne olursa olsun, yurttaşlarının
tüketimini ithalat üzerine kuramaz. Politik ve doğal olasalıklar
bazı dönemlerde hizmet ve mal stoklarını azaltabilir, ülke açlık
sorunlarıyla karşı karşıya gelebilir ya da köleleştirici koşullara
boyun eğmek zorunda kalabilir. Bir ülkenin yiyecek maddeleri
yönünden kendi kendisine yetmesi, egemenliğinin dayanağıdır. Ulusal
üretim, aynı zamanda dili, toprağı, kültürü ve ulusal kimliği de
içerir.
Verimli geniş arazilerin neoliberal politika adına, merkezi turistik
yerlerin yapımı ve ihraca yönelik meyva üretimi için yabancılara
peşkeş çekilmesi, ama öte yandan ulusal tüketime yönelik üretimi
teşvik etmemek ciddi kaygılara yol açıyor ve kararlı mücadelelere
neden oluyor. Çağlar boyunca köy nesli ile yaratılan yaşama biçimi,
kültürel kırıma uğratılarak harap edilirken, Kuzey Amerika'lıların
damak tadına hizmet eden tarım endüstirisi temeline dayanan yeni bir
ekonomiye yol açıldı.
İflasla yüzyüze bulunan ulusal hayvancılık ve sanayi altyapısı için
de aynı şeyler söylenebilir. Ekonomik Araştırmalar Enstitüsüne göre,
imalat sanayiinde yüzde 13'lük bir gerileme yaşanmıştır.
Hayvancılığın ulusal ekonomide tuttuğu yer, son on yıl içerisinde
yarı yarıya düştü. Bu gerileme, gerçekleştirilen cirodan da
anlaşılıyor. Merkez Bankası verilerine göre Temmuz 1995'te sanayide
kapasite kullanımı yüzde 15.8, Ocak 1996'da ise yüzde 16.6
civarında. Tarımda ise aynı dönemlerde bu rakam yüzde 13.5 ve yüzde
14.9 idi.
İşte hizmetler ve diğer sektörlerdeki aktivitenin giderek artan
ölçüde spekülatif karakter almasının neticeleri. Yöneticilerin son
yıllarda mali yönde seri halinde aldıkları bazı tedbirler nedeniyle
sanayiye yönelik ticari banka kredileri yarı yarıya, tarıma
kredileri ise yarıdan daha fazla düştü. Bu dönem boyunca ithalata,
genel fason mal ticaretine ve şahsi günlük ihtiyaçlara daha fazla
fon ayrıldı. Aynı mantıkla hareket eden Tarım Bankası, 1994'de
üreticilere 20 milyar kredi vermesi gerekirken, bankanın elinde
bulunan para sadece 1.1 milyardı ve verdiği kredi miktarı ise sadece
bir milyardı.
Spekülasyon ve hizmetler temeline dayanan ekonomi, artık ülkemizde
basit bir yönelim olmaktan çıkmış, ekonominin egemen kuralı haline
gelmiştir. Bu durumun sonuçlarını, işçi sınıfının bileşimi, nüfusun
yerleşmesi, kentlerin gelişmesi üzerindeki ve toplumun üst yapı ve
düşünce alanındaki etkilerini tahlil etmek gerekmektedir.
Merkez Bankası yöneticisi Dr. Hector Valdez Albizu, Kuzey bölgesi ve
Santiago küçük işverenler derneği üyeleri önünde yaptığı konuşmada,
övünerek aşağıdaki rakamları veriyordu :
1994'te 1134 yatak kapasiteli ve faaliyet halinde 18 otel vardı.
Bugün ise 29 000 yataklı, 1 milyon 300 bin yabancıyı ve 594 bin
Dominikliyi barındırabilecek 467 otelimiz var. Aynı yıl turizm
sektörü 1milyar 147 milyon dolar gelir getirdi. Bu miktar, toplam
ihraç gelirlerinin yüzde 44.1'ni tutmaktadır ve 42 bin işçi direkt
olarak, 106 bin kişi de dolaylı olarak bu alanda çalışmaktadır.
Yine, 1964'te varlığı bile bilinmeyen serbest bölgeler, bugün 500
işletmeyi barındırmakta ve 182 bin kişiye iş imkanı yaratmaktadır.
1994'te bu işyerleri 1.416 milyar dolar değerinde ihracat
gerçekleştirirken, ülkeye 441 milyon dolarlık ek gelir
sağlamışlardır. Dışarıda yaşayan Dominiklilerin gönderdiği para,
1994'de 493 milyon dolar dolayındaydı. 1964'de, hizmet sektörü 25
milyon dolar getirirken, otuz yıl sonra bu miktar 1957 milyona
yükseldi.
Ülke, büyük emperyalist merkezlerin yönlendirdiği dünya ekonomisinin
taleplerine uygun davranıyor. Yeni hükümetin önde gelen mali
yöneticisi olarak Merkez Bankası yöneticisi 'biz satılan malı
üretiriz' diyerek bu yönelimi bir kez daha onaylıyordu.
Dominik Cumhuriyeti emperyalistlerin, özellikle de ABD'nin
çıkarlarına tabi kılınmış durumdadır. Ülkenin bütün ekonomik
kalkınması ve gelişme olanakları dış ticarete ve o da emperyalist
sermayenin yoğunlaşması ve birikimi şartına bağlanmış durumdadır.
Neoliberal bağımlılığı ortadan kaldırmak, ülkenin kendi
vatandaşlarının refahını garantilemesi, bağımsız ve egemen bir
Dominik Cumhuriyeti'nin zaferine bağlıdır. Eskinin
anti-emperyalistleri ve devrimcileri, bu sorunun geçmişe ait
olduğunu, o dönem talep edilenlerin elde edildiğini, komunist
rejimlerin yıkılmasıyla (kendilerinin de şu an işbirliği halinde
oldukları) emperyalist merkezlerin demokrasi faktörü haline
geldiklerini iddia ediyorlar. Kuzey Amerikalılar bütün dünyaya,
demokratik rejimleri desteklemek ve uyuşturucu trafiğine karşı
mücadele etmek için gittikleri kandırmacasıyla insanları inandırmaya
çalışmaktadırlar.
Bütün bu demagojilerin ötesinde ise, kendi stratejik çıkarlarının
gelişmesi ve inanılmaz oranlarda sermaye birikimine neden olacak
önlemler olan neoliberal politikalar gerçeği vardır. Bu politikalar,
halklarımız için yoksulluk, ülkelerin egemenliklerinin çiğnenmesi ve
bir halka ulusal kişiliğini veren kültürel unsurların ortadan
kaldırılması anlamına geliyor.
Emperyalizmin sürekli egemenlik arzusu onu, her ülkede büyük
ekonomik avantajlarını garantiye almak üzere ideolojik ve politik
planda da kuvvetli bir çalışma yürütmeye zorunlu kılıyor.
Emperyalizmin yağma ve egemenliğinin yeni biçimi olan neoliberalizm,
ideoloji ve politikasıyla özellikle ulusal devleti de hedefliyor.
Eskiden büyük tekel sermayesi ve çıkarları için ulusal devletlerin
güçlenmesine ihtiyaç duyulurken, bugün globalizm, fiyatları
belirleyen mal ve hizmetlerin akışını belirleyen pazar olgusu
dikkate alındığında, bizimki gibi devletlerin rolü tekellere
olabildiğince daha fazla kar imkanı yaratmak ve kriz durumunda
sistemin imdadına koşmak olarak belirlenmiştir.
Kapitalist tekeller ve onların hizmetindeki hükümetler, Lenin'in
'Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması' adlı eserinde
belirttiği gibi dünyanın büyük emperyalist kuvvetler tarafından
bölüşümü esas olarak tamamlandığına göre, ulusal devletlerin rolünü
özel mülkiyetin bekçiliğine indirgiyorlar. Bunun için de onları en
başta ilgilendiren şey, devletin engelleyici ayakbağı teşkil eden
yönlerinden olabildiğince kurtulmaktır. Neoliberal uygulama ve
istemlerin bir parçası olarak piyasanın rolünün ulusal devletler
aleyhine olmak üzere genişlemesi, devletleri de sağlık, eğitim,
sosyal güvenlik gibi yükümlülüklerinden azade kılmakta ve devletten
boşalan bu alanlara el atan özel tekellerin büyük ek karlar elde
etmelerine yol açmaktadır.
Bu nedenlerden dolayıdır ki ulusal sorun, komünistler ve devrimciler
açısından yurtsever ve anti-emperyalist mücadeleyi geliştirmenin
olanaklarını sunmaktadır. Anti-emperyalizm bayrağı bugün de bütün
geçerliliğini korumaktadır ve komünistler buna en başta sahip
çıkmalıdırlar.
Bir kez daha ulusal sorun
Ulusal 'devletimizin' ve bizzat ulus sorununun bugün tekrar aydınlar
arasında tartışmaya başlanması ise tesadüfi değildir. 1990'lı
yıllar, Dominik ulusunun yaşayabilirliği, Dominik vatandaşlarının
ulusal egemenliği hangi alanda ve hangi biçimde yaşayabileceğinin
tartışılmaya başlandığı yıllar oldu. Bu yeni bir tartışma değildir.
Hemen hemen bütün cumhuriyet dönemi boyunca yürütülmüş, ama
emperyalist metropollerde ulusal sınırların kaldırılmasının ve
globalizasyonun teorize edilmeye ve halklara kimliğini veren
sembollerin ve değerlerin karalanmaya çalışıldığı günümüzde ise
yeniden kışkırtılmıştır.
Dr. Manuel Nunez 1990 yılında 'Minik Dominik Cumhuriyeti'ni, aynı
adla yayınlanan kitabında ilan ediyordu. Ama bu düşüncenin ilk
taslağı 1987 yılında 'Hoy' dergisinde çizilmişti. Egemenliğin nasıl
kullanılabileceğini ise, 1989'da yayınlanan 'Zayıf Devlet' kitabında
profesör Andre Corten şu şekilde formüle ediyor : 'Aynı ada üzerinde
bir tarafta Haiti devletinin, öte tarafta da Dominik Cumhuriyeti
devletinin yaşaması mümkün değildir. Egemenlik sorununu yurttlaşlık
statüsüne göre değil de, 'Metropol'e göre belirlemek gerekir.' Yine
yazara göre, Haiti ve Dominiklilerin ulusal egemenlik hakları,
metropol bir yerde (burası New York da olabilir) topluluk halinde
yaşayan göçmenlerin temel haklarını tanıma anlamına da gelebilir. Bu
aldatıcı tez, geçen yüzyılın sonunda ya da bu yüzyılın başında
egemen, bağımsız ve özgür bir ülke için ulusal bir projeyi formüle
etme konusunda karamsar anlayışlara sahip olan bir kısım aydınların
öne sürmüş oldukları tezlerden bile daha geridir.
Partimizin genel çizgisinde ve programımızda ulusal sorunu doğru bir
tarzda ele almamıza, uygun çözümler formüle etmiş olmamıza rağmen ve
toplumsal bilimsel araştırmalarımızın Dominik ulusal kimliğini
anlamaya büyük katkıları olmasına rağmen, ülkemizin demokratik ve
devrimci hareketinin tümü açısından bu sorun tam anlamıyla çözülmüş
değildir. Sorun tartışmaya açık kaldıkça, neoliberalizmin ideolojik,
politik saldırılarının gücü, kullandığı iletişim araçları ve bizim
olanaklarımiz göz önünde tutulursa, karamsarlık yeni argümanlarla
beslenecektir.
Duarte ve diğer Trinite üyelerinin Dominik Cumhuriyetini kurdukları
günden beri bu sorun, kültürel, entellektüel ve politik yaşama ilgi
duyan Dominiklileri sürekli olarak iki kampa bölen bir özellik
taşımıştır. Ülkenin 1861'de İspanya'ya bağlanmasının gerisinde,
Santana'nın ve ondan sonrakilerin ulusal bir proje konusundaki
güvensizlikleri yatmaktadır. Restorasyon savaşı ise özünde,
Duarte'nin baştaki fikirlerinin yeni bir konjonktürdeki tezahüründen
ibarettir. 1965'te bu çatışma yeniden nüksetti. Bugün ise görüldüğü
gibi, daha açık bir anti-ulusal tutumla karşı karşıya bulunuyoruz.
Bir yazıyla bu sorunun çözulebileceği iddiasında değiliz. Parti bu
sorun üzerine tartışmayı daha da derinleştirmelidir. Çözümü ise
büyük ölçüde ülkemizde devrimin ilerletilmesine bağlıdır.
Partimizin, politik ve toplumsal hareketimizin kadın ve erkek
militanları, bugüne kadar ulusal davanın çözümü önündeki engelleri
açığa çıkarmak ve perspektiflerini geliştirmek için çaba sarf
edeceklerdir.
Bu sorun ulusal devletle sınırlı değildir
Soruna yurtsever ve demokratik bir perspektifle yaklaşan ve ulusal
bir devlet ve ulusal bir kimlik için mücadele eden biz Komünist Emek
Partisi üyelerinin tutumuyla, gerici milliyetçi ve Haiti düşmanı
tutumları birbirinden ayırmak, özel bir önem taşımaktadır.
Devletin sınıf karakteri hiç bir koşulda gözardı edilmemelidir.
Yine, bugün devlet yönetimini elinde bulunduran burjuvazinin, ulusun
egemenliğini yankee'lerin vesayeti altına almış olduğu da gözden
kaçırılmamalıdır. Biz, Dominik ulusunun kendi devletine sahip olma
hakkını, ulusal egemenliğini garantilemek için gerekli olanaklara
sahip olmasını savunuyoruz. Bu ise, egemenliğin, halkın çıkarlarına,
özlem ve taleplerine bağlı olarak gerçekleştirilmesinden bağımsız
değildir. Burjuvazi ve partileri ile partimiz arasındaki ayırım
çizgisi burada yatmaktadır. Halk her dönemde ulusal egemenliğin
savunulması ve korunmasının temel gücü olurken, burjuvazi de ülkemiz
tarihinde hep yabancı güçler önünde boyun eğen ve ulusal egemenliği
onlara peşkeş çeken güç olmuştur.
Kendi kaderi ve geleceği hakkında söz söyleme, demokratik bir hukuk
devleti için mücadelenin yanısıra, ulusal egemenlik için mücadele,
Dominiklilerin kendi tarihlerinde uğruna kan döktükleri ve
kahramanca savaştıkları taleplerdir. Geçen yüzyıldaki restorasyon
savaşı ve Nisan 1965 başkaldırısı, hem geniş kitlelerin katılımı,
hem de hareketin yurtsever karakteri ve demokratik idealleri
nedeniyle ülke tarihinde derin izler bırakmış önemli dönüm
noktalarıdır. Luis Juilan Perez, Vincho Castillo gibilerinin
milliyetçiliği ve Balaguer'in 'yurtseverligi' ise, içerik olarak
dar, milliyetçi ve güçlü bir şekilde ırkçılıktan etkilenmiştir. Ne
birincisi ne de ikincisi halkı, ulusal egemenliğin temel gücü olarak
görmüştür. Zaten bunlar hiçbir zaman halk kitlelerinin kamu
yaşamında karar sahibi olabilmeleri ve kararlara katılmaları için
hiçbir çaba sarfetmediler. Onlara göre ulusun özü halk değildir.
Ulus adına savundukları şey ise, anti-Haiti'cilik ötesinde bir şey
değildir.
Komünist Emek Partisi'nin bu anlayışlarla uzaktan yakından bir
alakası yoktur. Bizim stratejimiz, Dominik halkının ileri, politik
bakımdan demokratik bir ülkede ve başta komşu Latin Amerika ülkeleri
olmak üzere başka halklarla dostluk temelinde ulusal egemenliğinin
garantiye alınacağı koşulları yaratmaktır. Bu anlayıştan hareketle
ve esas olarak halkın çıkarlarına bağlanan, onun istemlerini dile
getiren partimiz, emperyalist egemenlik ve bağımlılık ilişkilerini
reddeden, onun yörüngesi dışına çıkan güçlerle karşılıklı saygı
temelinde işbirliklerinin geliştirilmesinden yanadır.
Ekim 1996
Manuel Salazar
Dominik Cumhuriyeti Komünist Emek Partisi (PCT)
|