|
|
"ULUSAL ÖZÜMLEME" UMACISI
Ulusal özümleme sorunu, yani ulusal özelliklerin yitirilmesi ve bir
başka ulus haline geliş sorunu, bundçularda ve yandaşlarındaki
milliyetçi dalgalanmaların sonuçlarını açıkça görebilmemizi sağlar.
Bay Liebmann, bundçuların iddialarını -ya da daha doğrusu tartışma
yöntemlerini- sadakatle benimseyerek belli bir devlet içersinde bütün
ulusal-topluluklardan gelme işçilerin tek bir işçi örgütünde
birleşmeleri ve kaynaşmaları istemini (yukarda Severnaya Pravda
yazısının sonuna bakınız), "eski ulusal özümleme masalı" olarak
nitelendiriyor.
Bay F. Liebmann, Severnaya Pravda'nın yazısını eleştirerek şöyle diyor;
"Bu duruma göre, 'hangi ulustansın?' sorusuna, işçinin, 'sosyal-demokratım'
yanıtını vermesi gerekiyor."
Bundçumuz, bunu, son, derece esprili buluyor. Gerçekte ise, tutarlı
demokratik ve marksist bir sloganla bir tuttuğu"ulusal özümlemeye" karşı
bu tür esprilerle ve sert çıkışlarıyla kendi maskesini düşürmekten öte
bir şey yapmamaktadır.
Kapitalizm, gelişmesi sırasında, ulusal sorun konusunda iki tarihsel
eğilim gösterir. Birincisi, ulusal yaşamın ve ulusal hareketlerin
uyanışıdır, her türlü ulusal baskıya karşı savaşım, ulusal devletlerin
yaratılmasıdır. İkincisi, uluslar arasında her türlü ilişkilerin
gelişmesi ve çoğalmasıdır, ulusal çitlerin yıkılması ve sermayenin,
genel olarak iktisadi yaşamın, siyasetin, bilimin vb. enternasyonal
birliğinin yaratılmasıdır.
Bu iki eğilim, kapitalizmin evrensel yasasını oluşturur. Kapitalist
gelişmenin başlangıcında birinci eğilim egemendir, ikinci eğilim
olgunlaşmış olan ve sosyalist bir topluma dönüşmeye doğru yolalan
kapitalizmin niteliğidir. Marksistlerin ulusal programı, her şeyden önce
ulusların ve dillerin eşitliğini savunurken, bu alanda her türlü
ayrıcalığa karşı çıkarken (ve ulusların kaderlerini kendilerinin tayin
etme hakkını savunurken, ki bundan ilerde sözedeceğiz); ve sonra da
enternasyonalizm ilkesini ve proletaryaya burjuva milliyetçiliğinin en
yontulmuşunun bile bulaştırılmasına karşı uzlaşmaz savaşımı savunurken,
her iki eğilimi de gözönünde tutmaktadır.
Şu sorun karşımıza çıkıyor: Bundçumuz, "ulusal özümleme"ye karşı bağırıp
çağırırken neyin sözünü etmektedir? Herhalde uluslara karşı zulmün, ya
da bunlardan birine tanınan ayrıcalıkların sözünü değil, çünkü "ulusal
özümleme" sözünün burada yeri yoktur; çünkü ayrı ayrı, ya da resmi bir
bütün olarak ele alındığında bütün marksistler, ulusal alanda her türlü
baskıyı, en küçük zorbalığı, ya da eşitsizliği çok açık biçimde
suçlamışlardır; ve ensonu çünkü, bundçumuzun saldırılarına uğrayan
Severnaya Pravda'nın yazısı da, bütün marksistlerin kabul ettiği (sayfa
25) bu fikri kesin olarak benimsemiştir.
Hayır. Söyleneni, burada başka türlü anlamak olanaksız. Bay Liebmann "ulusal
özümleme"yi suçlarken, bu terimle, ne baskıyı, ne eşitsizliği, ne,
ayrıcalıkları kastetmiyor. Eğer her türlü zordan ve eşitsizlikten
arındırırsak, ulusal özümleme fikrinde gerçek olan bir şey kalır mı?
Evet, kalır. Kapitalizmin, ulusal çitlerin yıkılmasına doğru, ulusal
farkların silinmesine doğru, ulusların birbirine benzeşmesine doğru
evrensel tarihsel eğilimi kalır; her gün, güç kazanan ve kapitalizmin
sosyalizme dönüşmesinin en önemli etkenini oluşturan bu eğilim kalır.
Kim ulusların ve dillerin eşitliğini tanımıyor ve savunmuyorsa, kim her
türlü ulusal baskı ya da eşitsizliğe karşı savaşmıyorsa, o, marksist
değildir. Bundan hiç kimsenin kuşkusu yoktur. Ama şundan da hiç kimsenin
kuşkusu olmaması gerekir ki, başka bir ulusun marksistini "ulusal
özümleme" fikrine sahip çıkmakla suçlayan sözde-marksist de, gerçekte
basit küçük-burjuva milliyetçisinden başka bir şey değildir. Bütün
bundçular ve (birazdan göreceğimiz gibi) Bay Yurkeviç, Donstsov ve
şürekası gibi Ukraynalı milliyetçi-sosyalistler, işte bu pek onurlu
olmayan kimseler kategorisine girerler.
Bu küçük-burjuva milliyetçilerin anlayışlarında gerici olarak ne varsa
hepsini somut olarak gösterebilmek için, üç tür kanıttan yararlanacağız.
Rus ortodoks marksistlerinin "ulusal özümleme"sine karşı en sert
eleştiriler, genel olarak Rusyalı Yahudi milliyetçilerden ve özel olarak
da bundçulardan gelmektedir. Oysa yukarda da görüldüğü gibi, bütün
dünyada onbuçuk milyon Yahudiden, hemen hemen yarısı uygar dünyada, en
büyük "özümleme" koşulları içinde yaşamaktadırlar, ezilen, haklarından
yoksun tutulan, Rus ve Polonyalı Purişkeviçlerin zulmüne uğrayan Rusya
ve Galiçya'nın mutsuz Yahudileri ise, en az "ulusal özümleme", Yahudiler
için "zorunlu (sayfa 26) ikamet bölgeleri"ne kadar numerus clausus[2*]
ve Purişkeviç'vari başka marifetlere kadar varan en büyük özelcilik
koşulları içinde yaşayan biricik Yahudi topluluğudur.
Uygar dünyada Yahudiler bir ulus oluşturmazlar: K. Kautsky ve O.
Bauer'in dedikleri gibi, onlar, öteki uluslardan çok daha fazla
özümlenmişlerdir. Galiçya ve Rusya Yahudileri de bir ulus oluşturmazlar;
üzülerek söyleyelim ki (kendilerinin değil, Purişkeviçlerin günahı
yüzünden) henüz bir kasttırlar. Yahudi tarihi hakkında bilgileri
tartışma götürmez olanların ve yukarda belirtilen gerçekleri göz önünde
tutanların vardıkları kesin yargı böyledir.
Bu, neyi tanıtlar? Ancak tarih tekerleğini tersine döndürmek isteyen,
Rusya'da ve Galiçya'daki düzeni, Paris ve New-York'taki düzene doğru
değil, tersine döndürmek isteyen Yahudi küçük-burjuva gericilerin, bu
konuda marksist tutuma karşı "özümleme" çığlığını atabileceklerini.
Şanlı adlarını tarihe yazmış olan, dünyada demokrasi ve sosyalizm uğruna
savaşımda kılavuzluk etmiş olan en iyi Yahudiler arasında ulusal
özümlemeye sövenler çıkmamıştır. Özümlemeye karşı çıkanlar, yalnızca,
Yahudi geçmişinin hayranlarıdır.
İleri kapitalizmin bugünkü çerçevesi içinde ulusların benzeşmeleri
sürecinin genel gidişi hakkında bir fikir edinebilmek için, Kuzey
Amerika Birleşik Devletleri'ne yapılan göçlere ilişkin rakamlara
bakılabilir. 1891'den 1900'e kadar on yıl içinde, Avrupa'dan ABD'ye 3,7
milyon göçmen gitmiştir; ve 1901'den 1909'a kadar; 9 yıl içinde
gidenlerin sayısı 7,2 milyondur. 1900 sayımında Birleşik Devletler'de on
milyon yabancının yaşadığı saptanmıştır. Bu sayıma göre, 78 bin
Avusturyalının, 136 bin İngilizin, 20 bin Fransızın, 480 bin Almanın, 37
bin Macarın, 425 bin İrlandalının, 182 bin İtalyanın, 70 bin
Polonyalının, 166 bin Rusyalının (çoğunluğu Yahudi), 43 bin İsveçlinin
vb. yaşadığı New-York eyaleti, (sayfa 27) ulusal farkları öğüten bir
değirmene benzemektedir. Ve New-York'ta olan, geniş uluslararası
ölçülerde her kentte ve her sanayi merkezinde meydana gelmektedir.
Milliyetçi önyargılara saplanmamış olan bir kimse, kapitalizmin bu
ulusları özümlemesi sürecini, büyük bir tarihsel ilerleme, örneğin Rusya
benzeri geri ülkelerde olduğu gibi, dünyanın unutulmuş kovuklarında
ulusal alışkanlıkların yıkılması olarak görür.
Rusya'yı ve Rusların Ukraynalılara karşı davranışını ele alınız.
Kuşkusuz, değil marksistler, demokrat olan bir kimse bile,
Ukraynalıların uğratıldıkları hakaretlere karşı olanca gücüyle savaşacak
ve onlar için tam bir hak eşitliği isteyecektir. Ama aynı devletin
içinde, Ukrayna proletaryası ile Rus proletaryası arasında şu anda var
olan bağları ve ittifakı gevşetmek, sosyalizme, doğrudan ihanet ve
Ukraynalıların burjuva "ulusal görevleri" bakımından bile, dargörüşlü
bir politika sayılmalıdır.
Kendisini "marksist" sayan Bay Lev Yurkeviç (zavallı Marx!) bu
dargörüşlü politikanın bir örneğini bize sunmaktadır. 1906'da, diye
yazıyor, Sokolovski (Bassok) ve Lukaseviç (Tuçapski) Ukrayna
proletaryasının tamamen ruslaştığını ve ayrı bir örgütün gereği
olmadığını ileri sürmüşlerdir. Bay Yurkeviç, sorunun özüyle ilgili tek
bir olayın bile sözünü etmeden bu iki yazara saldırıya geçiyor ve isteri
nöbetleri içinde -dargörüşlü ve gerici milliyetçilik zihniyetine tamamen
uygun olarak- bunun "ulusal edilgenlik" olduğunu, "ulusunu yadsımak
olduğunu", bu adamların "Ukraynalı marksistler arasında bir bölünmeye
(!!) neden olduklarını" vb. iddia ediyor. Bugün "işçiler arasında
Ukraynalı ulusal bilincin yükselmesine" karşın, bizdeki işçilerin ancak
bir azınlığın "ulusal bakımdan bilinçli" olduğunu öne sürüyor Bay
Yurkeviç, çoğunluk ise "hala Rus kültürünün etkisi altında bulunmaktadır".
Ve bizim görevimiz, diye haykırıyor küçük-burjuva milliyetçisi, "yığınları
kuyruğunda (sayfa 28) gitmek değildir, onları ardımızdan sürüklemektir,
onları ulusal görevler konusunda aydınlatmaktır". (Dzvin, s. 89.)
Bay Yurkeviç'in bütün bu muhakeme tarzı, baştanaşağı bir burjuva
milliyetçisinin muhakeme tarzıdır. Ama kimileri Ukrayna'nın tam
eşitliğini ve özerkliğini isteyen, kimileri de bağımsız bir Ukrayna
devleti isteyen burjuva milliyetçileri açısından bile, bu muhakeme tarzı
sağlam değildir. Ukraynalıların özgürlük özlemlerine karşı çıkan
Büyük-Rus ve Polanyalı toprak sahipleri sınıfı ve aynı zamanda bu iki
ulusun burjuvazileridir. Bu iki sınıfın direnmesini kırabilecek olan
toplumsal güç, hangi güçtür? 20. yüzyılın başlangıcı bu soruya somut bir
yanıt getirdi: bu güç, ancak, kendisiyle birlikte demokratik köylülüğü
eyleme sürükleyebilen işçi sınıfı olabilir. Zaferi, ulusal baskıyı
olanaksız kılacak olan gerçekten demokratik gücü bölmeye ve, böylelikle
zayıf düşürmeye çalışan Bay Yurkeviç, bu davranışıyla, yalnızca genel
olarak demokrasinin değil, yurdu olan Ukrayna'nın çıkarlarına da ihanet
etmektedir. Eğer Büyük-Rusya ve Ukrayna proleterleri birlik olarak
hareket ederlerse, özgür Ukrayna bir gerçek olabilir; böyle bir birlik
olmadan özgür Ukrayna olanaksızdır.
Ama marksistler, sorunu, burjuva ulusal açıdan koymakla yetinmezler. On
yıllardan beri, Güney, yani Ukrayna, Büyük-Rusya'dan kapitalist
sektörlere, madenlere, kentlere, onbinlerce ve yüzbinlerce köylü ve
işçiyi çeken hızlı bir iktisadi gelişme içindedir. Ve bu olay, tartışma
götürmez biçimde ilerici nitelik taşır. Kapitalizm, dargörüşlü,
alışkanlıklarına bağlı, içine kapanmış ve son derece bilisiz Rus ya da
Ukraynalı köylünün yerine, yaşam koşulları, Rus olsun, Ukraynalı olsun,
özgür ulusal sınırlılığı yıkan etkin proleteri koymaktadır. Diyelim ki
Rusya ile Ukrayna arasına, günün birinde bir devlet sınırı geçirilmiş
olsun: böyle bir durumda bile Büyük-Rus ve Ukraynalı işçilerin "özümlenme"sinin
tarihsel bakımdan ilerici niteliğinden kuşku duyulamaz; (sayfa 29) nasıl
ki, Amerika'da ulusların kaynaşmasının ilerici bir şey olduğundan kuşku
duyulamazsa, Ukrayna ve Rusya özgür olduğu ölçüde, kapitalizmin
gelişmesi daha hızlı olacaktır; ve bu kapitalizm, bütün ulusların,
devletin bütün bölgelerinin ve (eğer Rusya, Ukrayna'ya göre bir komşu
devlet olsaydı) bütün komşu devletlerin işçilerini daha da çok
kentlerine, Madenlerine, fabrikalarına doğru çekecektir.
Bay Yurkeviç, iki ulusun proletaryasının birliğini, kaynaşmasını ve
özümlenmesini, Ukrayna ulusal görevlerinin bir anlık başarısına feda
ederken, gerçek bir burjuva gibi, hatta ileriyi göremeyen, dargörüşlü
bir burjuva gibi, yani bir küçük-burjuva gibi davranmaktadır. İlkin
ulusal görevler, ondan sonra proletaryanın görevleri, diyorlar burjuva
milliyetçileri, ve onların ardından Yurkeviçler, Dontsovlar ve öteki
yalancı-marksistler bunu yineliyorlar. Biz, her şeyden önce
proletaryanın görevleri diyoruz, çünkü bu görevler, yalnızca emeğin ve
insanlığın sürekli ve hayati çıkarlarını karşılamakla kalmıyor, ama aynı
zamanda, bunlar, demokrasinin çıkarlarına da uygun düşmektedir;ve gerçek
demokrasi olmadan Ukrayna ne özerk olabilir, ne de bağımsız.
Ve ensonu, Bay Yurkeviç'in milliyetçi incilerle dolu muhakemesinde bir
başka nokta üzerinde de duralım. Ukraynalı işçilerin bir azınlığının
ulusal bilince ulaştığını söylüyor: "işçilerin çoğunluğu, hala Rus
kültürünün etkisi altında bulunmaktadır" diyor.
Proletarya sözkonusu olduğu zaman, Ukrayna kültürünü bir tüm olarak,
gene bir tüm olarak Rus kültürüyle karşılaştırmak, burjuva
milliyetçiliğinin yararına olarak, proletaryanın çıkarlarına utanmadan
ihanet etmektir.
Bütün milliyetçi-sosyalistlere, çağdaş her ulusun, iki ulusu içerdiğini
söyleyeceğiz. Her ulusal kültür, iki ulusal kültürü içerir.
Purişkeviçlerin, Guçkovların ve Struvelerin bir Rus kültürü vardır, ama
ona karşılık Çernişevski'nin ve Plehanov'un adlarının nitelendirdiği bir
Büyük-Rus kültürü vardır. (sayfa 30) Aynı biçimde, iki Ukrayna kültürü
vardır; nasıl ki Almanya'da, Fransa'da, İngiltere'de, Yahudilerde vb.
iki ayrı kültür varsa. Eğer Ukrayna işçileri, Rus kültürünün etkisi
altında ise, biz iyi biliyoruz ki, papazların ve burjuvazinin Rus
kültürünün fikirlerine paralel olarak, Rus demokrasisinin ve
sosyal-demokrasisinin fikirleri de, o işçiler üzerinde etkide
bulunmaktadır. Birinci tür "kültür" e karşı savaşırken, bir Ukraynalı
marksist, bunu, ikinci kültürden her zaman ayırdedecek ve Ukraynalı
işçilere şöyle diyecektir: "bilinçli Rus işçisiyle, onun yazınıyla, onun
fikir çevresiyle her türlü birleşme olanaklarını olanca gücümüzle
kavramamız, kullanmamız ve güçlendirmemiz mutlaka gereklidir; hem
Ukrayna, hem Rusya işçi hareketinin hayati çıkarları bunu gerektirir" .
Eğer Ukraynalı bir marksist, Rus kıyıcılara karşı duyduğu tamamen haklı
ve doğal kinin bir parçasının, hafif bir düşmanlık duygusu biçiminde
bile olsa, Rus işçilerinin proleter kültürünü ve proleter hareketini
kapsamasına izin verirse, kendisi bu yüzden burjuva milliyetçiliğinin
bataklığına kaymış olacaktır. Aynı şekilde, eğer bir Rus marksisti,
Ukraynalıların tam hak eşitliği isteğini ya da onların bağımsız bir
devlet kurma hakkını bir an bile unutursa, yalnızca burjuva değil, ama
aşırı gerici milliyetçiliğin bataklığına kaymış olur.
Rus ve Ukraynalı işçiler, proleter hareketinin ortak ya da uluslararası
kültürünü, propagandanın hangi dilde yapıldığı konusunda ve bu
propagandayla ilgili salt yerel ya da salt ulusal ayrıntı sorunları
konusunda en büyük bir hoşgörü göstererek, birlikte savunmalıdırlar ve
bir tek devlet çerçevesi içinde yaşadıkları sürece, bu savunmayı, en
sıkı birlik ve organik kaynaşma içinde yapmalıdırlar. Bu, marksizmin
mutlak bir zorunluluğudur. Bir ulusun işçileriyle bir başka ulusun
işçileri arasında her türlü ayırma girişimi, marksist "özümleme"ye karşı
her saldırı, proletaryayı ilgilendiren (sayfa 31) sorunlarda bir tüm
sayılarak, ulusal bir kültürü, sözde tek ve bölünmez olduğu iddia edilen
bir başka ulusal kültürle karşı karşıya getirme vb., burjuva
milliyetçiliğinden esinlenen davranışlardır ve bunlara karşı amansızca
savaşılmalıdır.
LENIN |